|
|
|
d ü z y a z ı l a r ı mmmmm..............
MERHABA...
Şu düşünce ile yazmayı sürdürüyorum:
Yazdıkları, bireyin kavradıkları
ve yaşama sundukları dağarcığıdır. Taraf tutarak yerini belirler. Direnerek
yürürler. Bu onurudur bireyin. Bireye tarafsızlık çağrıları, doğruyu
zayıflatmak içindir. Doğru, bireyin - kişisel doğrusu değildir. Çünkü,
kişisel doğrular, çağdaş olan doğruların gerisinde kalmış olabilir." Doğru "
ise "çağın doğrusu" dur. İnsan taraf tutmalıdır," Ben de taraf
tutuyorum diyebilmelidir." Bu çağdaş olmaktır aynı zamanda.
İşte ben söylüyorum: Ben doğrunun tarafını tutuyorum...
GÜZELLİKLE...
|
BARIŞ' A BU SAYI YETMEZ...
Barış istemek doğru, insanca bir
duygu...
Ancak; katkıyı da
katılmayı da sağlayabilirsek, çocuklarımız, gelinlik kızlarımız -oğullarımız
ölmeyecek...Öldürmeye cesaret edemeyecekler, sermayenin gücü
yetmeyecek...
BARIŞI KUCAKLAYALIM...Dünya barışa hasret...
|
|
Savaşa Girmek
Savaşa girmek üzereyiz. Irak bir bahane ile çökertildi. Sırada
Türkiye var diye açıklıyor yurtsever politikacılar ve yazarlar.
Yıllardır bağırıyorlar SERMAYENİN PLANLARINI.
Uluslarası Sermaye / Emperyalizm, olağanüstü eskidi, yorgun ve
bunalımda.
Ne yapacak? Yıkacak yakacak, yerine dikerek kazanacak.
Bu onun can suyu olacak.
Osmanlı İmparatorluğu son yıllarında nasıl savaşa sokuldu bilirsiniz.
Alman gemileri gelip, boğazlardan geçti ve Rus limanını bombaladı.
Gemilere izin veren devlet taraf sayıldı ve savaş kararı yokken
savaşa girdi. Böylece bir oldu bitti oyunuyla savaşa sokuldu. Hedef,
Osmanlının parçalanması ve paylaşılmasıydı. Birincisi oldu
gerçekleşti. Ama Anadolu insanının enerjisi, uluslararası dayanışma
ile buluşunca, paylaşılamadan yeni bir devlet doğdu.
Şimdi bu oyunun başka bir versiyonunu izliyoruz. Bay Erdoğan “
Montrö' yü deldirtmem” diyor ya kendisinin böyle bir şey düşündüğünü
sanmayın. O Bay Baykal' la atışıyor. Birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'
nin sonunu hazırladıklarını deklare eden oyuncuları; rollerini
oynuyorlar. ABD savaş gemileri Karadenize geçti. Ne yapacak?
Gürcistana barış götürecek. Aslında orada kim var ? Yandaşı,
işbirlikçisi Saavaşkili. Onu korumaya gidiyor. Tabi ki karşısındaki
güç, ABD' ye dur diyebilecek tek güç olan Rusya. Ona vuramayacağına
göre, savaşa sokarak yok edeceği / yerine küçük devletler
oluşturacağı Türkiye hedefi. Kafkasya'ya barış götürme adı altında
planlarını uygulama alanını açan işbirlikçileri iş başında. Tam da
zamanı, çünkü bu muhalefet ve yönetimden daha iyisini bulamaz.
Onların ne yaptığı, yapacaklarını geçelim. Savaşa girince kaybedecek
tek taraf olan halkın ne yapacağı. Düşünmeye başlamalı şimdiden.
Kişisel çıkarlarını mı öne çıkaracak, yoksa yurt sevgisin mi?
Kendini nasıl savunacak? Bu Anayurdu ne edip de koruyacak?
Oğullarını, kocalarını, nişanlılarını kurban verecek mi? Tarlasını,
hayvanını kem gözlerden nasıl ırak tutacak? Yiyeceğini yatacağını
nasıl ayarlayacak? Daha bir çok soru var elbette. Tüm bunlara bir
çözüm düşünmeli şimdiden. Kimi tutacak, kimin yanında yer alacak da
tüm bunlar sahi olacak.
Aklında tutacağı tek temel; çözüm kendi gücünde.
|
|
OLİMPİYAT 2008
Yaşamımda çok
farklı görsel konulara tanık oldum. İyi kötü.
Ama 2008
Pekin olimpiyatlarında 3000m bayan koşusunun ilk kez
başlatılmasına tanık oldum. Bu yüzyılımın en mutlu olayı
algılanmasın. Güzel bir olay. Topluca yapılan tüm etkinlikler
güzeldir. Soygun yapmıyorlarsa tabi. Kapitalist düzendeki etkinlikler ise
kirliyi de temizi de taşır. Bireyleri öyle oluşturursunuz ki;
bireysel de, ortaklaşa da davranamaz. Oysa bireyin bireyle yarışması
değil, uyuşması kaliteyi artırır. Sınav değil, birlikte tasarımın kazanması.
Olağanüstü güzellikleri barındırıyor gençliğin bir arada olması.
Enerjilerini, taktiklerini bilimsel olanlarla buluşturup en öne
çıkıyorlar. Türkiye'de KÖY ENSTİTÜLERİni kapatanlar bu günden
sorumludur. Bizim de olabilirdi. Elvanımız ikinci oldu ya yeter. Elvan, ETİYOPYALI.
Birinci olan da aynı ülkeden. Peki onlar bizim ülkemizden çok geride
bir ekonomik yapıya sahip de nasıl geliyorlar buralara. Hemen
bireysel denebilir elbette. Demek istediğim şu, sporcu transferi
etik değil, insanca değil. Çalışma-çalıştırma, transfer et mantığı
eleştirdiğim. Bizimkiler neredeyse çalışmak yerine
camiye gideni öne çıkarıyorlar. Pekin'de sporcular arasında
inancı olan da vardır
elbette. İşte konu bu değil geçiyorum. Gerçekte amerikancı,
sömürüyü göz ardı eden bir program uygulanıyor, kazanmak değil
hedef. Baktım da ABD'nin bir takımı beyazlardan oluşmuş ve kazandı.
Oysa ben zenci / beyaz ayırımında asla olmam. Demem o ki; yüzyıl
savaşlarında yok edemedikleri zencilerle kazanıyorlar. Zenciler
olmasa şu ülkeleri kimler kazandıracaktı yani.
Zengin ülkeler daha çok madalya kazandılar. Madalyayı kazanan ise
insan. İnsan zengin ülkede daha planlı yatırımla yetiştirildiği için
madalya kazanıyor. Zengin ülkenin insanı daha yetenekli doğmuyor
doğal olarak. Kısaca kazanılan madalyanın sayısı zenginlikle
orantılıdır. Bu zengin ülkelerin kazandığı madalyalar, yoksul
ülkelerin insanlarının sömürüsünden elde edilen zenginlik ile
kazanıldığına göre, bu madalyalar kimin hakkı olmaktadır gerçekte
diye soru ortadadır...
Nüfusumuz 75 milyona vardı sanırım. Kaç ülkenin toplamından fazla.
Ancak sporda da bilim gibi diğer alanlarda kazancımız, o ülkelerin
biri kadar yok. Bunun adına kaçamak yapmadan söyleyelim. Bu, İNSANA
DEĞER VEREN kültürle olur. Planlı çalışmakla olur. Bunun diğer adı BAĞIMSIZLIKtır. Ekonomik bağımsızlık tüm gelişmelerin anasıdır. Bir
bakın, bu günlerde Ergenekon davasına karıştırılan merkez sağ
politikacı ve iş adamı, bağımsızlıktan yana biridir. Yoksa bu
nedenle mi o davaya karıştırıldı acaba? Daha çok kavga ettirecekler
bizi ıvır zıvırlarla.
Hangi ülkeden olurlarsa olsunlar, hangi
dereceleri olursa olsun benim gözümde tümü şampiyon. Altınmış,
bronzmuş görmüyorum bile.
Çok keyif alarak izliyorum olimpiyatları. Çok istiyorum kazananların
içinde biz de olalım. Daha çok başarılar ve mutlu olmak
hakkınızdır.
|
 |
|
1MAYIS YA DA ZORBALIK
1Mayıs uluslararası bir gün. Tüm Dünyada kutlanıyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin imzaladığı uluslararası yasalarla
güvence altına alınmış bu gün.
İmza attığı yasalara göre de kutlanan günü korumak, kollamak ; yüz
kızartıcı davranışları önlemek görevidir hükümetin.
1MAYIS 2008 de olanlar çağa yakışmayan davranışlarla doludur. Bu
çağda Dünya karşısında yüzümüz kızarmıştır.
Koruma ve kollama görevini yerine getirmediği için suçlu olan
hükümet , ayrıca bu suçunun yanında ikinci bir suç işleyerek
zorbalık yaptı. Hak olanın kullanılmasını sağlayamayan hükümet,
ayrıca zorbalık yaparak çok şeyi kanıtladı:
1- Sivil değildir.
(Zorbadır)
2- Demokrasi
sözünde samimi değildir.(takıyye)
3- Sermaye (ABD)
kuklasıdır. ( Türban ve dini sırf bu nedenle kullanmaktadır, yarın
türbanlıların başını kesecek olan da bunlardır. Hitler bu konuda
örnektir. SS ler ile SA ları inceleyiniz.)
4- Partilerinin
kapatılması yanlıştır. Yüce divan (halkın Divanı) önünde
yargılanmalıdırlar ki zaman aşımı yaşayamasınlar.
Ancak bu durumda sivil
olabilirler, olabiliriz.
|
|
SİVİL ANAYASA...SİVİL DARBE...SİVİL OLMAK...
(bu yazının başlığı değişitirildi)
Ben hukukçu olmadığıma göre, hukukçuların
dediklerini doğru buluyorum ama benim de ressamca düşüncelerim
var:
Sivil anayasa,
sözünü kesinlikle bu hükümetle bir arada düşünmüyorum.
Çünkü, bu hükümet sivil değil. Haliyle yaptığı anayasa da,
sivil anayasa olamaz… Yani;
Türkiye’de darbeleri yaptıran ABD, aynı zamanda yurdumuzda politikaya
yön veren güçlü beyinleri, sendikacı, öğrenci, bilim
adamı ne varsa, işbirlikçilerine öldürterek ortamı
ter temiz etti. Hele polis müdürlerinden pusuya düşürüp, paşalardan
sabotajlar ile yok ettirdiklerini düşünün.
Temizleyemediklerini de beyin göçü ile yurdumuzdan
kaçırttıklarını düşünün. Böylece Türkiye’yi taşsız yola, dikensiz
gül bahçesine çevirdi. Hatta seçime yakın, askerlere karşı
çıkıyormuş gibi afra-tafra yaptırdı ki çok acemice bir roldü… Sonra,
bir de bu rahat ortamda olmasına rağmen hileli seçim yaparak bu AKP‘ye ‘’BUYUR ‘’ dedi. Şu güzel yurdumuzu elin ‘gavuruna’
savaşsız, direnmeden teslim etmesi için…
Kısaca sivil bir hükümet
olamaz…
Sivil darbe, dememiz doğru olur oysa. Kesinleşmiş yargı kararı olduğu sırada seçime giremeyecek olan kişi, seçime girdi. Kazanamadı. Peki sonra,
hapse girmesi ve kamu hizmetlerinde görev alamaması gerekirken, ne oldu?
Yasaladeğiştirildi ve yeniden seçim yapıldı. Bu takvimi de Yüksek Seçim
Kurulu yaptı. Sonra milletvekili seçildi. Vay be… tek il, tek seçim, tek
milletvekili… Buyurun Türkiye sizin…
Ardından kamuoyunu yanıltmaya devam…Yeni seçim kararı ve
cumhurbaşkanlığı seçimi…Bu bir sivil
darbedir.
Sivil savaş
görüntüsü ile Türkiye savaşa sürülüyor. Asıl ağlayacağımız günler geliyor. Şu anda ağlayan anaların, gelinlerin , kızların bu
hükümete ve yaptığı referanduma HAYIR
demesi gerekir. Diğer genç yavrularını savaşın elinden alsınlar.
Artık Başbakan önce oğlunu göndersin bile diyemiyoruz.Sivil takiyye
bu güne ulaştı.1970 yılından beri anlamışım ki takiyye
yapanlar dinsizdir ama şeriatçıdır. Dindar insanların dini duygularını
kullanmaktadırlar. Başörtüsü bu konuların başında gelmektedir ve
insanlarımız, bizim haklarımızı savunduklarını
sanıyorlar. Bunun adı takıyyedir. Takiyye yapan insanları sevilmez, saygı duyulmaz. ‘Bu
tip davrananlar analarının ipini satarlar’ diye bir söz vardır Anadolu’da.
Ama o ipi satılan ana, hala bu takiyyenin farkına varamıyor,
varamaz, varamayacak…Artık o bir kör...Bu oyunları göremesin diye, kör
edildi...
Görebilenleri de
kanla bastırıyorlar, yukarda anlatıldığı bibi...
Bu süreç ne yazık ki, kanla ilerliyor…
Sivil olana dek de sürecektir...
|
|
neden mi bu günlere geldik ?
12 EYLÜL 1980 ASKERİ DARBESİNİN BLANÇOSU
·
6540 bin kişi gözaltına alındı
·
1650 bin kişi, fişlendi
·
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı
·
7
bin kişi için idam istendi
·
517 kişiye idam cezası verildi
·
49 kişi idam edildi
·
300 kişi kuşkulu biçimde öldü
·
171 kişinin işkencede öldüğü kanıtlandı
·
259 kişinin idam kararları meclise gönderildi
·
14 kişi cezaevlerindeki uygulamaları protesto etmek
için yaptıkları açlık grevleri sonucu yaşamlarını yitirdiler
·
71 bin kişi TCK.nın 141,142,146 maddelerinden
yargılandı
·
98 404 kişi örgüt üyesi suçlamasıyla yargılandı
·
388 bin kişiye pasaport verilmedi
·
30 bin kişi sakıncalı diye işten atıldı
·
937 film sakıncalı bulundu
·
23 667 derneğin çalışmaları durduruldu
·
3
854 öğretmen,120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi
·
7
233 devlet memuru bölgesi dışına sürüldü
·
‘Hayır’ demenin yasak olduğu halk oylaması ile bu
suçlulara ömür boyu dokunulmazlık sağlandı
·
9
400 kişi, yalnızca 1402 sayılı yasa ile işten atıldı ya da sürüldü
·
Gazetecilere toplam 3 615 yıl 6ay hapis cezası
verildi
·
hapis cezası verildi
·
Yeni yasaklarla, İstanbul’da gazeteler toplam 300 gün
yayınlanmadı
·
13 büyük gazeteye 300 dava açıldı
·
Gazeteciler için toplam 4 bin yıl hapis istendi
·
300 gazeteci saldırıya uğradı
·
3
gazeteci öldürüldü
·
31 gazeteci hapiste
·
39 ton gazete, dergi ve kitap sakıncalı denilerek
imha edildi
Cumhuriyet gazetesi
|
|
Aldatılmak isteği...
Yaşamın tüm dönemlerine bakıyorum; aldatan ile aldatılan yan
yana yaşıyor. Biri ve öteki. Biri haksız, aldatıyor: öteki kabul ediyor bu
haksızlığı, aldatıldığı halde.
Çünkü
aldatılmak isteği de yer alıyor aldatmak-aldatılmak eyleminde. Öyle bir
aldatılma isteği yaratılıyor ki; aldatıldığının farkında olamıyor
birey.
Yaşamın temel
çelişkisi, hala EMEK - SERMAYE çelişkisidir. Anlaşıldığı gibi, yani EMEK
ALDATILAMAZSA, SERMAYE YENİLİR ilkesi kavranmış taraflarca ve bunun kavgası
da yerleşmiş yaşama. Bu gün EMEK - SERMAYE ilişkisi, yaşamdan ne
kadar pay alacağız noktasında düğümlenmiş.
Görüyoruz ki;
aldatılmak oyununu farkaden EMEK KESİMİNDEKİLERİN amaçları farklı. İnsan olmak.
"İnsan
olmak; haklarını, yaşamdaki payını savunmaktır", düşüncesini ilke edinmişler.
Sermaye, emeği
aldatmak zorunda. O nedenle aldatılmak isteği yaratmak, sermayenin temel
hedefi olmuş durumda. Emeğin aldatılması gerek ki, sermaye daha azgınca ve
daha sorunsuz kazansın.
Hangisinin açısından
bakılmalı o zaman? Tabi kendiniz nerede duruyorsanız, o noktaya göre
değerlendirirsiniz. Ama değil işte, her zaman öyle olmuyor. Aldatılanlar,
kendi yerinden değil de başkalarının yerinden, açısından ya da gözünden
bakıyor, konuşuyor, hatta davranıyor...Daha sert söylersek; bu gün
katilini savunuyor.
- Aldatılmak isteği gözleri kör etmiş, bir çokları bakar
kör olmuş.
- Bunca reklam, aldatmak eylemini yerine getiriyor.
Reklamlar asla masum değil.
- Bunca yasa değişimi aynı kefede düşünülüyor. Kendi
kuyusunu doldurmasın mı yani diyecek kadar aldatılmış gözlüklerle
bakılıyor...
- Bunca sarı sendika aynı işleve destek. İşinde başarılı
olsa da sendikalı olanı, işsiz bırakıyor. 2008 yılındayız, sendikalı medya
işçisi var mı?
- Patron olma arzusu yaratıyor , aldatılmışlık
farkedilemesin diye. Patron olma duygusu ile bireysel yaşamaya yönelince,
bir arada yaşamaya yani örgütlü yaşamaya sırt çevirir,
senet-sepet-iflas derken bir çok yanlışlıklarla sürer yaşamı.
- Bunca kumar, şans oyunları ve çekilişler, aldatılmış
insanlar tarafından destekleniyor. Nasıl iki liraya zengin
olabiliyor insan, bunda bir terslik var diye düşünemeyecek kadar
aldatılmış durumda.
- Bunca savaşı destekleyen halkların, bedelini
savaşta ölerek ödediklerini görmüyor, ölen kendi çocuklarının başında hala
savaş çığlıkları atıyorlar. İntikam diye bağırdıkları halkların,
kendi kardeşleri olduğunu göremiyorlar.
- İnsan aldanmazsa anlıyor bunca zulüm,
açlık, işsizlik, zorbalığın nedenini. Haklarını savunmaya başlıyor.
Ancak, sorunsuz kazanmayı planlayanlar boş durmuyor elbette. Bunlar yetmeyince de
korku yaratma yöntemleri, diktatörlükler / darbeler
sermayenin silahı olarak kullanılıyor.
Ne dersin, aldatılmak isteğini gözden geçirelim mi ?
|
|
BORÇLU DOĞMAK…BU BORÇ BENİM DEĞİL…
Borç sözü, çocukluğumda ,gençliğimde ve yine yarım asır sonra,
şimdi aynı anlamları
taşıyor.
Kurtuluş savaşı yıllarını aş.Onca
zorlukları sırtında taşı ve
1947 yılına değin onurunla ulaş.O
günün önemli ekonomik birkaç maddesi:
·
Atatürk yok
·
Bildiğimce,
1Lira=1Mark (1941)
·
Yıl mı? 1947..
·
Yönetimde Recep
PEKER
·
IMF’ye
43 milyon DOLAR
katılım payı ödeyerek üye oluyor.
Yıkım başlıyor..
GELİYORUZ..BU GÜNEEEEEE….
·
1 Nisan 2005---1784.3 Lira=1 Avro (Mark
yok artık)
ya da 1.7843 YTL=1 Avro…
·
60 yılda gelinen
nokta; içten fethetme operasyonu..
·
60 yılda oluşturulan borç dağı..332 milyar
dolar..1.3772YTL=1Dolar
YURDUMU TESLİM ALMAYA HAZIRLANIYORLAR…
SAVAŞSIZ…SESİZCE…İÇTEN…İŞBİRLİKÇİLERİ İLE…
Şimdi;
·
Bir kere bu toprak
benim atalarımdan kaldı..
·
Ama bu borç
atalarımdan değil, işbirlikçi politikacılardan kaldı.
Şimdi;
BU BORÇ YURDUMUN DEĞİL..
BU BORÇ BENİM DEĞİL..
BU BORÇ KESİNLİKLE ÇOCUĞUMUN DA DEĞİL..
|
|
YURTSEVERLİK / BÖLÜCÜLÜK / VATANDAŞA HİZMETTE KALİTE
01.01.2008
Aşağıya aldığım tablo, bize yurtseverlik konusunda önemli
açıklamalar sağlıyor. Bu işletmelerin yönetimlerine, bağımsızlık açısından
bakıldığında da anlamlar yüklü. Emperyalizm bu toprakların işgal
edilmesine para harcamayacak artık.II.Arap işgali de böylece tamamlanmış
olacak. Bölücülük sözcüğü de netleşti, kimlerin bölücü olduğu da. Ne
kitaplar yazıldı bu alanda ama bu denli net olabilirdi.
Vatandaşa hizmetin kalitesindeki değişimi
de zamlarla ya da kargaşa ile görmüş olduk yeniden. Göremeyenler sahi mi
göremiyorlar? Yoksa paylaşmaya yetişemediklerinden mi öyleler...
Aldatılanlar, biraz da
istediklerinden, kolayca aldatılırlar...
Ama yok yok, başka söze gerek yok.
Aşağıdaki listeyi inceleyin hele...
Türk Telekom, Arap'ın.
Telsim İngiliz'in.
Kuşadası Limanı İsrailli'nin.
İzmir Limanı Hong Konglu'nun.. .
Araç muayene işi Alman'ın.
Başak Sigorta Fransız'ın.
Adabank Kuveytli'nin.
İETT Garajı Dubaili'nin.
Avea Lübnanlı'nın.
Petkim? Ermeni'nin. (Kazak'a sattık, dediler. Kazağı bi çıkardık.. Ermeni...)
Rakı , Amerikalı'nın.
Finansbank Yunanlı'nın...
Oyakbank Hollandalı'nın.
Denizbank Belçikalı'nın.
Türkiye Finans Kuveytli'nin.
TEB Fransız'ın.
Cbank İsrailli'nin.
MNG Bank Lübnanlı'nın.
Alternatif Bank Yunanlı'nın.
Dışbank Hollandalı'nın.
Şekerbank Kazak'ın.
Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın.
Turkcell'in yarısı Finli'nin Rus'un.
Beymen'in yarısı Amerikalı'nın.
Enerjisa'nın yarısı Avusturyalı'nı n.
Garanti'nin yarısı Amerikalı'nın.
Eczacıbaşı İlaç, Çek'in.
İzocam, Fransız'ın.
TGRT(Fox) Amerikalı'nın.
Demirdöküm Alman'ın.
Döktaş Fransız'ın.
Süper FM Kanadalı'nın.
Sadece 4.5 yıl önce
!..
|
|
SERMAYE VE EMEK
SINIFININ POLİTİKALARI
Dünya üzerinde iki sınıf var. Sermaye ve emek sınıfı.
Tabi elbette politikaları da var.
Sermaye, politikalarını DİN, IRK, BÖLGE, CİNSİYET VE YALAN üzerine kurar.
Azgınca bir SÖMÜRÜdür bunun diğer söylenişi.
*Din ayırımı ve kavgalarını körükler.
*Farklı ve üstün ırk teorisi ile bölge savaşları çıkartır.
*Cinsiyet üzerine farklılıklar yaratarak, psikolojik dengesizliklerin
çoğalmasını sağlar. Bir birlerine düşman iki cins haline gelirler. Bir
elmanın iki yarısı olduklarının farkına varamayan cinsler farklı hastalık ve
açmazların kurbanı olurlar. Ve sermaye karşısında bir arada olamazlar.
*Bölge ayırımcılıkları yaşayan ulusların ortasında ve arasındayız.
Dünyada ve bölgemizdeki sıcak savaşta kullanılan savaş aletlerini kimlerin
ürettiğin ve sattığın düşünürseniz zaten sorun netleşiyor. Oysa savaş
harcamaları dünyadaki sağlık ve eğitim sorunlarını dipten çözümlüyor. Ama
sermayenin böyle bir tasası yok. Daha çok kazanmanın yolunu arıyor. Tüm bu
politikaları yetmediği zaman yalanla insanları uyuşturuyor. Bunca TV ve
gazetenin, yalan bombardımanından insanların kendilerini koruması elbette
zor. Hatta bu da yetmediğinde silah ve teröre başvuruyor sermaye. Fikirleri
yetmediğinden, politikalarına uymayanları, yani insanları ve devletleri yok
ediyor.
HEDEFİ; DİKKATLERİ BU POLİTİKALARA ÇEKİP, EKONOMİ POLİTİKALARI GÖZ ARDI
ETTİREREK KARINI ARTIRMAKTIR.
Emek sınıfı ise, EKONOMİ üzerine politika yapıyor. İnsanların özel
duygularını istismarına neden olan sermaye politikalarının yukarda sayılan
alanlarına karışmamaktadır. Doğru olan alanda, yani EKONOMİ alanında
politika geliştiriyor. Nice öldürme ve aç bırakmalara karşın, sürdürüyor
ekonomi alanındaki politikasını: İnsanca olan tüm alanlarda sorular
soruyor. İşin var mı? Kaç saat çalışıyorsun? Kaç lira alıyorsun? Hak
ettiğini alabiliyor musun? İş yerin sağlığa uygun mu? Kadınların iş ve doğum
hakları nedir? Ülkemizde ve dünyada çalışanların hakları ne seviyededir?
Ayrıca tüm insanlığın karşılaşacağı diğer sorunları, küresel ısınma ile daha
da güncel hale gelen su, sıcaklık ve deprem sorunlarının çözümü ne durumda?
Savaşlarda kimler kazanır ve kimler ölür? Buna benzer daha nice sorular…
Bu politikaları
sermaye sınıfı yıllardır farklı adlarda ve yalanlarla kötüledi, kötülemeye
devam ediyor.
Emek snıfı DİN,
IRK, BÖLGE, CİNSİYET üzerine politika yapmaz. Demek ki insanın seçemediği
ama zorunlu kabul ettiği konular var. Bu konular üzerinde politika yapılmaz.
Hatta tartışılmaz. ( Tartışılması bilim adamlarına bırakılmalı. İnsanlığın
yararına, insanlığın güzelleşmesi adına bilim adamlarınca tartışılabilir
kanımızca, politika yapılmamalıdır) Bu konular üzerinde politika yapanlar,
insanlara saygı duymayanlardır. Şöyle bir mantık uygulanınca sonuç kısaca
görünmekte. Ben bu ırkta doğdum, genden geldi, değiştiremem. Bu topraklarda
doğdum, anavatanım. Yer değiştirebilirim (zaten göç böyle) ama anavatanım
değişmez. Bu cinsiyette doğdum, değiştirme ve seçme hakkım yok. Dinim bu,
atalarımdan böyle geldi. Değiştirme ya da seçim hakkı, dinde daha fazla
görünmekte. Demek ki insanın seçimi olmayan konularda politika yapılmaz.
Çünkü, bu tartışılmaz konularda politika yapanlar açmaza düşer ve sonunda
birbiriyle kavga ederler. Kavga edersen de sermaye sevinir.
İnsanlarının fikirleri
birbirlerinden farklı olacak elbette. Dünyada farklı politikalar elbette
olacak. İnsanlar sorunlara çözüm arıyorlar. Bu nedenle de duyarlılar.
Darlanınca da kızıyor, bağırıyorlar. Hatta daha ileri gidip dilerini
bozuyorlar ya da kavga ediyorlar, çözüme bu yolla ulaşmaya çabalıyorlar.
Sanki sorunları kavga ettiği insan yaratmış gibi. Yanlış yaparak, hırslarını
birbirlerinden çıkarıyorlar. Demek ki çözüm yolu birbirimizle kavga etmek
değil.
Tartışma bir kültür
işidir, kavga açmazdır. Fikri olan tartışır. Bir toplumun cahil
bırakılmasının nedeni belli oldu işte. Ama ben kavga edeceğim
diyorsan, ya da kavga sence çözümse; kavga edeceğin insan, sorunu yaratan
insan olsun bari.
Yani önce ben kimim ve
yerim neresidir?
|
|
YİNE
BİR SEÇİM…
Seçim, adı
üzerinde farkları olanlar arasından, özgür irademizle seçmemiz gereken bir
eylemi anlatır.
Burada iki durum olmalıdır:
1- Farkları olmadır. 2- Özgür irademiz olmalıdır.
Seçimden söz ettiğimize göre,
partilerin farkları olmalı ve
ben özgür iradeli bir yurttaş olmalıyım. Eğer bu ikisi varsa
seçimin sonucu ne olursa olsun saygı duymak gerekir.
Bu iki durumu irdeleyelim, gerçekte bu iki durumu iç içe geçmiş olarak
yaşamaktayız:
1-
Bizi yıllardır
kaynaşmış bir toplum durumuna getirmeye çabaladı tüm yönetimler. Yani
farkı olmayan toplum olarak görmeye ve göstermeye çabaladılar. Bunun için
Devlet yapısı aynı kaldı görüntüsü altında , eğitim, yasalar, polis, ordu
değiştirildi. Bunları savunan partiler oluşturuldu. Din, ırk, bölge,
cinsiyet ayrımcılığı üzerine politika yapanlar toplum düşmanlarıdır.
İnanmamak gerekir. Oysa bizim partilerimiz dincilik, ırkçılık, bölgecilik,
cinsiyet ayrımcılığı ve emek düşmanlığı üzerine politika yapıyorlar. Peki
farkları ne? Yok…
Bakıyoruz bu gün, dinimle
Allah’ım arasında aracı olamaz kuralı varken, hem de her parti aracı
durumda, bütün din adamları aracı durumda. Neden laiklik kavgası
yaratılıyor? Dincilik yani şeriat alevlensin ve insanlar şeriat
kavgasından başka bir şey göremesinler diye. Doğrusu ne, din üzerine
politika ve partileşme yapılamaz, herkes dinini-ibadetini özgürce ve
gösterişe düşmeden yaşar.
Türkiye’de bu özgürlük var zaten. Ama din özgürlüğünden yararlanıp,
Türkiye’yi şeriat ülkesi yapmaya çalışan politikacılar araya girmekle
dinime küfrediyorlar. Hatta öyle yalanlar uyduruyor ve fısıltı gazetesine
uyguluyorlar ki bu haldeyiz.
Onlara inanmamak doğrusudur.
Irkım üzerine söz hakkı
yalnızca benim olması gerekirken, her parti ırkçı durumda. Türk ırkı
üzereine politika yapanlar bana da öteki ırka da saygısızlık yapıyorlar.
Yani o üstün ırk, ben kötü ırk mıyım? Ya da tersi miyiz? Bunu neden
yapıyorlar, din üzerine politika yapanlardan kurtulan olursa, çelmeyi
ırktan kurtaramasın diye.
Irk üzerine politika yapanlar tarih boyunca suçludurlar. Bütün ırklar kardeştir
gerçekte. O halde,
Irk üzerine politika yapanlar ırkıma küfrediyorlar. Onlara da inanmamak
doğrusudur.
Aynı düşünmeyi
sürdürünce farkları olmadığı görünüyor. Biliniyor zaten.
Düşünmeyi şöyle de
sürdürebiliriz;
·
Müslümanın yemek ihtiyacı var, hıristiyanın da. Partililer benim yemek
ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse.
·
Türk hasta
olabilir, kürt de. Partililer benim hastalığımın tedavisi üzerine
politika yapsınlar öyleyse.
·
Kadının da
yaşamda ihtiyacı var, erkeğin de. Partililer benim yaşamdaki ihtiyacım
üzerine politika yapsınlar öyleyse.
·
Büyük insanın da
küçük insanın da işe ihtiyacı var. Partililer benim iş ihtiyacım üzerine
politika yapsınlar öyleyse.
·
Türkiyenin doğusunun da, batısının da kalkınmaya ihtiyacı var. Partililer
benim kalkınma ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse.
·
Her insanın
bağımsız bir Türkiye’de, insan onuruyla yaşama hakkı vardır. Partililer
benim bağımsız Türkiye ihtiyacım üzerine politika yapsınlar öyleyse.
Bu düşünme yöntemi doğruysa, ki bana göre
doğrudur; bu partilerin farkı yoktur.
2-
Seçerken
özgür müyüm?
Birkaç soru ile
başlayalım: Bireyi özgür yetiştirmenin koşulları ile mi büyütüldüm?
Ailemin fikir yapısı, okul programları, öğretmenim eğitimcilik düzeyi,
okutulan kitaplar, mahallem ve köyümün gelenekleri…Tüm bu sorular daha
çok, bilindiği gibi…Ama
asıl soru şu; neden Türkiye’de yeterince fabrika yok?
iş alanlarının
azlığının diğer sorunları
çoğalttığı bilinen bir gerçek zaten. Çünkü, demokrasi fabrika
ile olur.
Şimdiiii, bu
partilerin farkı yok ve ben özgür değilim. Bütün bunlar bir oyun ve bu
oyunu sermaye oynuyor.
Hadi o zaman sermaye ne, onu öğrenmeye…

|
|
İşte seçildiler
İşte seçildiler. Şimdi dünyanın en mutlu insanlarıdırlar kuşkusuz.
Siz vatandaş, esnaf, işçi, çocuk, asker, soyguncu, çeteci...Ya da komünist,
şeriatçı, dindar, faşist, liberal...Ya da kadın, erkek... Ya da siyah, beyaz
... İşte canım her hangi birisiniz... Acaba nasıl mutlu olursunuz.
Acaba mutlu olduğunuz anları bir tarasanız, nasıl tarif edersiniz? En içten,
samimi ama...
Hemen, ya siz dediğinizi duyar gibiyim...
Ben...Ahhh beeen...Doğal olarak en önce ...şu, şu , evet şu da...Var
be mutlu olduğum zamanlar...Atmadan ama...Ciddi ama...
yazacağım ama ... |
|
SAVAŞ+AMERİKA...
SORULAR...
·
Savaş denince neden Amerika
düşünülür?
·
Savaş sözünde neden Amerika gizlidir?
·
Savaş karşıtları neden Amerika düşmanı
bilinir?
·
Savaş başlayınca neden Amerika’ya kızılır?
·
Savaş eylemini neden Amerika başlatır?
·
Savaş tekelleri neden Amerika’nın
yanındadır?
·
Savaş kaybedenler neden Amerika’ya taşınır?
·
Savaş sakatları neden Amerika’da tedavi
edilir?
·
Savaş sonrası neden Amerika ekonomisi
güçlenir?
·
Savaş sonrası neden Amerika halkı
kazanamaz?
·
Savaş neden dünya halklarını geriletir?
Her okuyan bu sorulara bir soru
eklesin,lütfen...
|
|
İNSAN KIYIMI :
ÖTEKİ ' NİN
YOKEDİLİŞİ
İnsan, dünyanın en güzel varlığıdır. Tüm güzellikleri o yaratır. Gelmiş
/ bu gün / gelecekte olanların ve olacakların ; tüm iyiliklerin ve
kötülüklerin sorumlusudur.
Kıyım da yine insanların yaptığı bir eylem. Kıyım, insanın acımasızlığı,
çirkinliği, yetersizliği, güçsüzlüğü, güvensizliğidir. Başkasına değil,
kendine güvensizliğidir. Yetersizliğinin dışa vurumudur. Gizlediği
çirkin dalga boylarının, açığa çıkışıdır. ÖTEKİ ne duyduklarının
bozulmuş görüntüsüdür.
Birey bu durumu bilir, anlamıştır, karar verecektir. İşte en zor...en
zayıf andır bu an...Ancak, en kararlı ...en taraflı...en tutarlı
olunacak an gelmiştir. Nasıl davranacaktır ? Ne
Yapmalıdır ?
Kendisinden dört yana baktığında ÖTEKİ başlar. Ötekini tanımak,
kendini tanımaktır.Ötekine verdiğin değer, kendine verdiğin değerdir.
Öteki, gerçekte kendisi demektir. Ötekinin haklarını tanıyacak mıdır? İç
hesaplaşma başlamıştır. Bireyin birikimi şimdi belirleyici olacak,
yargısını da belirleyecektir.
Bireyin birikimi, toprak üretiminin yıllarını yaşıyorsa, tüm hakları
ötekiyle paylaşmaya değil, kendi kullanmaya yönelecektir. Eğer fabrika
üretimi yıllarına ulaşmışsa, ÖTEKİ ile PAYLAŞMAYA , onu anlamaya
başlayacaktır. Çünkü, fabrika demokrasi demektir. Bu süreç, bireyi
olgunlaştırır. Farklı kültürler bir arada yaşayabilir. Farklı
cinsler bir arada yaşayabilir. Farklı dinler bir arada yaşayabilir.
Farklı ırklar bir arada yaşayabilir. Farklı halklar yanyana
yaşayabilir.
İşte ÖTEKİNİ TANIMAK / İNSAN OLMAK / KIYIMDAN UZAK KALMAK
zamanı...
|
|
mışşşşlar
ülkesinde seçimmişşşş…
yeniden seçim
yapılacakmışşş…
her şeye başkan aranıyormuşşşş..
üstelik yurdumuzda oluyormuş…
neden seçim yapılıyormuşşş…
zamanıymışşş..
neymişşş… neymişşş…
kaldırım taşlarını değiştirmenin zamanıymışşş…
emlak vergilerini mi toplayamamışmışşş…
katlar mı çıkılacakmışşş…
yangınları söndürüp otopark mı açılacakmışşş…
dükkanların yerini sokaklar mı alacakmışşş…
her sokak otopark mı olacakmışşş…
hala hazine arazileri mi varmışşş…
partilere hazine yardımı ne kadarmışşş…
her caddeye minibüs hattı mı verilecekmişşş…
her sokağa mescit mi açılacakmışşş…
hoparlörlerin sesi mi artırılacakmışşş….
deprem toplantıları mı yapılacakmışşş…
deniz mi doldurulacak mışşş…
topraklarımız üs mü olacakmış…
kamu sektörü mü yok edilecekmiş..
bankalarımız uluslar arası tekellere mi ...miş…
denizler aşılıp IMF’ye mi katılınacakmış…
Endonezya..Kolombiya…Arjantin…Uruguay…
Cezayir...Ürdün…Gürcistan…Meksika…Somali…
Mozambik…ihanetlerine Türkiye de mi eklenecek miş…
bu ülkenin insanları bu olanları unutur mu görünürmüş…
bir gün gelir…..miymiş…
mış mış mışşşş..
orası ….mışlar ülkesi miymişşşş….
|
|
BU$HT PROTESTOSU
NOT: Artık biliniyor ki, protesto
edilen birey değildir, savaşı düzenleyen güç EMPERYALİZM 'dir. Yani
günümüzde adlandırıldığı adıyla SERMAYE' dir.
İçinde yaşadığımız çağa, yaşamın en gelişmiş olanı diye anlam
veriyoruz. Yanlış da değil elbette. Çünkü; İS 1600 yıllarında
Rönesans aydınlığını yaşadı Avrupa. Aradan geçen zaman 400 yıl.
Geçen bu zaman içindeki gelişmelere bakınca insan elbette hak veriyor.
Yani bir bakır telin içinden dünya akıyor, akıyor.
Çok keyif alıyorum. Gelişimin bu olumlu yüzüne benim de katkım var. Bu
nedenle mutluyum.
Ama mutsuz olduğum, kahrettiğim gelişmeler de çok. Utanıyorum. Bu çağın
utancında payım var:
-
Bir günde 1,5 milyon insan açlıktan
ölüyor.
-
Küresel ısınma iklimleri değiştiriyor.
Susuzluk kapımızda.
-
İşsizlik katlayarak artıyor.
-
Irkçılık soykırıma dönüşüyor.
-
Çevre felaketleri yaşanmaz çöller
oluşturuyor.
-
Din ayrımcılığı ile ana-çocuk-kardeşler
birbirini boğazlıyor.
-
Savaşlar insanlara kıyıyor.
Tüm bu olanların hiç birini ben yapmadım.Suçsuzum. Yoksulların,
işsizlerin hiç biri de yapmadı. Ancak bir insan olarak direnme, tepki
gösterme, protesto etme haklarımı daha açık ve net olarak ortaya
koymadığım için KATKIM VAR. Sorumluyum. Utanç içindeyim. Bunu sanatımla
göstermeliyim. 643 nolu resmim BUSHT'UN İŞLERİ adında. Bu resmim
savaşın çirkinliğini anlatıyor, yani utancın resmi. İşte bu resmi yani
utancın resmini, yani utancımı temizlemeliyim.
20 Ağustos 2006 pazar günü, Kadıköy Meydanı'ndaki savaş karşıtı
mitinge katılarak, bu resmimi yok ettim. Savaş kahramanı, cellat başı
Bu$ht'u protesto ettim. Utancımı temizlediğime inanıyorum.
Dünya, bölüşerek - paylaşarak mutlu yaşamayı özlüyor.
|
|
EN SONA, SANAT KALDI
Tüm toplumlarda, sanat sona kalmaz. Kalmadı. Bırakılmaz. Bırakılmadı.
Bu bize, bizim gibi henüz toprak hukuku ile yön verilmeye çalışılan
toplumlarda oluyor. Neden diye hemen sorulacak. Biliyorum diye de azıcık
kanırtayım. Düşünülen zaman içinde söz azdır. Söz özgürlüğü, bu araya
sıkıştırılamaz. Düşünülen yerde özgürlük çok, ancak iş / emek / ekmek de
çoktur.
İşte sanatın sona kalmasındaki neden ucundan göründü. İŞ, EMEK,
EKMEK fark edilmesin diye sona hatta dona bırakılmakta. Bilerek ha.
Unutulduğundan değil. Hatta bazı sanatçılar (*) öne sürülerek,
kullanılarak, diyetler ödenerek, ödüller sunulur gibi emredilerek dona
bırakılmakta.
Yani sanat; özgürlüktür.
Yani sanat; tartışma açmadır.
Yani sanat; hakkını tanımaktır.
ötekine hak tanımaktır.
anlamaktır, gideni, bu günü, geleni,
bedenini beynini donatmaktır yeniden,
her yöne bağımsızlıktır,
yeniden yaratmaktır kendini,
Yani sanat; sevgi ile tutunmaktır yeryüzünün tüm ellerine...
|
 |
|
|
|