T sanat

 
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • blue color
  • green color
Zonguldak

Zonguldak

FotoALBÜMÜ Görelim

Zonguldak, nefret ve özlemle...

Zonguldak benim için çok önemli bir kent. En merak ettiğim kent. En görmek istediğim kent. En sevdiğim, en nefret ettiğim kent.

İşçi babamın kömür madenlerinde çalıştığı bu kenti, bu yeri, bu dağı taşı, kömür ocaklarını, nasıl bir arzu ile görmek isterdim çocukken.
Görerek anlamayı istediğim bu kent; yurduma kömür gönderiyordu; çocuklarım, işçilerim ısınsın diye. Nasıl merak edilmez yurdumun gurbeti bu kent. En sevdiğim bu kent, ekmeksizlere ekmek dağıtıyordu durmadan. Ya da bebeler kaç yılda bir görürdü babalarını bilemezsiniz, bu kent yüzünden.  Kaçımız babasını erken yaşta bu kentte bıraktı. Kaç işçi grizu patlamasında yavuklusuna hasret,  ya da göçükte kaldı.
Bilmeyenler anlayamaz ki Zonguldak madenini, işçisini. Anlamasınlar zaten işçinin ve işçi ailesinin evrenini. Sapsarı eve gelen babasına sarılıp kalan yavrunun hasretini anlamasınlar zaten. Kolunu kaldıramayacak denli iliği emilen maden kömürü işçisinin anlaşılmasını beklemek ne acı. Ama kesinlikle eminim ki: o sağlıksız maden kuyularında çalıştırılan, o koşullarda yatmak-yemek zorunda bırakılan bu insanlar iki lokma ekmek için ve bütün samimiyetleriyle çalışıyorlardı. Ellerine kaç lira geçerse geçsin sormadan çalışıyorlardı. Bize para gönderiyordu babam, Trabzon / Türkelli Köyü'nde oturuyorduk o yıllar anam ve kardeşlerimle. Gelen paralar zamanında ulaştırılamıyordu, bilmem kaç ay sonra da olsa ne çok işe yarıyordu, ne denli  önemliydi. Açlık içindeydik o 1950 / 60 yıllarında çünkü.
Yukardaki fotograflara bakınız, sırayla söyleyeyim: TTK kurumunun kuruşu 1848. İşçi kentine yakışan bir heykel. Babamın baretini giydim sanarak heyecanlandığım, 2007 yılında geldiğimiz İşçi Müzesi. Babamın çalıştığı Üzülmez- Çaydamarı bölgesi. Çok sayıda gecekondu mahalleleri ve içlerinde sayısız ve ölçüsüz cami / minare. Gördüğüm bu manzara karşısında hep şunları düşünürüm:
Çalışan insana para gerekir, sağlıklı iş ve ekmek gerekir. Bunlardan da önemlisi HAK gerekir. İşte bam teline bastık. En önemli nokta burası. işveren bütün bunları vermemek için oradadır. Vermez de, vermeyecekte. Niye vermesin ki, kimin hakkını yiyecek ki? İşte o soruyu açıklamaya çabalıyorum.
Önce iş verir. Ama verdiği ücret neye yeter? Kiraya yetmez, ama gecekondu yapmana sanki dokunmazmış sanırsın, el altından karışmaz ki, o sağlıksız evde yaşamak zorunda kalasında, ondan daire istemeyesin. Tabi yıllar geçer çoğalır kondular. Suyu, yolu, okulu, parkı, sosyal tesisi olmayan evlerle dolar. Oluuur gecekondu mahallesi. Kalabalıklaşınca belki işverenin karşısına çıkıp, diklenirsiniz ücret diye ne bileyim işte. Hemencecik karşında koca koca minareli camileri görürsün. Hele birde bana ne dersin, gitmezsin, zındık seni yaksa inanmıyor musun, kafir? Hak arama düşüncen olur korkusuyla, bir de bu yolla terbiye eder seni. İnancın umurunda değildir oysa, yeter ki hak arama. Sahi, neden minareler ne kadar yüksekse, yoksulluk o kadar çoktur?  Hatta o  konukevlerini istediklerine tahsis ader ki, gözün oralarda kalmasın, istemeyesin.
Babamın sigortası da yoktu. Hak hukuk ne arar. Babam 1962 de, yani ben orta ikinci sınıfta iken, Zonguldak kömürlerinin yediği ciğerlerinin dayanamadığı hastalığa yenildi. İlk o zaman tanrıya demiştim ki; neden benim babamı aldın, bunca baba dururken. Sonraları öğrendim neyin ne olduğunu. Yenice'de çalışırken dayım Av. A. Gürsoy milletvekili adayı iken geldiğinde hoş geldin demeye gitmedim. Daha önce  avukatlık bürosuna da gitmemiştim. Çünkü babamın  iş yasası nedeniyle daha sonra doğan işçi haklarını almak için, avukatlık bürosu üstlendiği davalardan anama düşen olmadı. Zaten anam, hiç bir hakkının farkında bile değil. Öyle yaşadı, yaşıyor...Daha sonra yolumuz dayımla Kadıköy' de kesişti. Bürosuna gene gitmedim. Benim için hak, yaşamın en önemli vaz geçilmezlerindendir.
Her şey gelip geçmektedir. Azıcık para biriktirmek istersin, eşine çocuğuna alınacakları almak, onları biraz olsun sevindirmek ne güzel olur. Bu duygularınla baş başa ama yalnız kalırsın. Çünkü iş yasasını çıkarmazlar ki bir türlü. Azıcık sigortadan tedavi olasın. Hayır, olmaaaz. İlaç parasını niye işveren versin. Onca doktor, hemşire ücretleri nasıl karşılanır. Zaten işveren dünya çile çeker, bunca işi arasında birde senin ihtiyaçlarını mı karşılayacak? Bu paralarla neler yapacak neleeer, haberin yok.
Bu Zonguldak kentine, yolum 1971 yazında düştü. Babamın çalıştığı bu kente gelmenin heyecanın yaşıyordum. Babamın çalıştığı bu kenti beyinsel olarak anlama düzeyinde değildim ama.
Kent kente benzemiyordu. Tepeler ve vadiler arasında bir yerdi. Tabi buraların altındaki kömürü kazmak ve yeryüzüne çıkarmak için kazılan ocak ağızları, kenti ve çevreyi delik deşik etmişti. Olağan üstü kötü bir havası var, soluk almak zor. Hele soğuk gecelerde yanan kömür, yaşanmaz kente dönüştürüyordu.
Askerlik dönüşü er öğretmen olarak Zonguldak tayin yerim oldu. Zonguldak'ta tanıdıklarım ve akrabalarım vardı. İçlerinden  Muhammet Aydın ve Temel Bektaş unutamadıklarımdan. Muhammet Abilere arada gider kalırdım. Mehmet Can daha lisede okuyordu.  Temel dayımın oğulları Adnan ve Fuat ile burada tanıştım. Mesenin Ramazan abinin kahvesi buluşma yerimizdi.
Bu yöre görsel olarak çok doğal yerler. Henüz sermaye buraları dağıtamamış, bozamamış. Fotografçıların ortaya çıkaracakları harika görsellikler var.
Sonra Çaycuma - Güzeloğlu Köyü'nde öğretmenliğe başladım.  Bu köy ve Zonguldak yaşamımda önemli  değişimler yaptı. Bu kentte tabelacılık öğrendim. Çaycuma'da uyguladım, tabelecılık yaptım. Yenice'de sürdürdüm. Bu aşamada neler öğrendim neleeer !!! Aşık oldum ama anlaşılmadım, terkedildim. Dayandım kitap ile, şiir ile, iş ile, fotograf ile. Unutmak kimin haddine. Örttüm üstünü emek ile. Okumayı seven ben, hangi kitapları okudum bilseniz. Zamanım zaten çok, oku oku... EMEK nedir sorusunu buralarda sordum. Yanıtını da aldım. Değerlendi beynim. Müezzinliği buralarda bıraktım.
Sağol Zonguldak, Sağol Çaycuma, Sağol Yenice...
Muhammet Abi, beni Çaycuma'da tanıdığı sağlık memuru Sait Abi'ye götürdü. Böylece Çaycuma'yı tanımaya başladım. Burası da işçi kenti. Kağıt fabrikası ile bir çıta daha yükselmiş. Koca Filyos Çayı, yanına kurulu kenti ikiye ayırmış. Kocaman köprüyü yürüyerek geçip Zonguldak / Karabük tren hattının geçtiği istasyona vardım. köyüme giden minbüsler buradan kalkıyor. Üç yıl çalıştığım bu köye 1971 de geldim.
Köyümün manzarası çok güzel.  Ova içinde kurulmuş küçük köylerden biri. Çaycuma / Bartın yolu  bu köyün içinden geçiyor. Ama okul yoldan  biraz yukarı yapılmış. İyi de olmuş. İki lojmanı var okulun. İki sınıflı ve 1-2-3 ile 4-5 birleştirilmiş bir okul.  Okul müdürü  muhtarın oğlu. İlk karşılaşmamız lojmanların birinde kahvaltı yaparken oldu. İlk izlenimlerim feci idi. Sonra okulu açtı, tuvalet çalışmıyor, bahçe ekili, çocukların oyun alanı yok. Bahçe girişinde  depo türü bir çeşme var ama suyu yok, içinde kurbağalar fink atıyor. Öğrendim ki müdürle köylüler geçinememiş, müdürün tayini Bolu'ya yapılmış. Bir öğretmen daha atanmış, gelecekmiş. Geldi, askerdeki arkadaşım. İyi de oldu. O da iyi okuyan biriydi. Hatta birinde motorsikleti ile çamura batmıştım da  marş anahtarını kırmıştım. Sağ  olsun kendisi ilgilenmiş ve yaptırmıştı.
İşte yeni gelen öğretmenle bu okulu adam etmiştik de ilk kez Çaycuma'da ortaokula gidip okuyan biri çıkmıştı. O su borularını, çeşmeyi, bahçeleri, tuvaletleri işer hale getirmiştik. Lojmanların önünden geçen su borusu delinerek tıkaç çakılmış. Açılınca çeşmeden öyle bir su akıyordu ki, köye yetiyordu. Voleybol sahasında oynamıştık bile. Bahçenin bir bölümünde uygulama alanı, diğer bölümünde meyve fidanlığı yapmıştık. Aşağıda yol kenarında kavak bahçeşi oluşturmuştuk. Bu köylü dar gelirliydi. Bir ay dinlenir, bir ay kömür ocaklarında çalışırlardı. Köyün toprağı olağan üstü killi topraktı. Buna rağmen işler, ekerlerdi. Ve yine bu köylü okuluna sahip çıkıp, destek vermişlerdi. Tümünüz de sağ olun...
İşte böyleee...Kardeşim Mustafa ile 35 yıl sonra gezmeye çıktık. Düzce / Üskübü, Akçakoca, Kdz. Ereğli'den  başladık. Zonguldak, Çaycuma, Yenice, Safranbolu, İnebolu, Ilgaz ve Ankara'dan döndüğümüz bir gezi olmuştu.
O gezide çektiğim fotograflarla oluşturmaya çabaladığım bir geziYorum çalışmasının Zonguldak ayağı böylece özetlenmiş oldu.

 

DİL ÇEVİRİCİ