Türkelli'den Tünya'ya bir damla T...

 

 

 

 

gezi yorum
yazı
 

ÜSKÜBÜ diğer bölgelerimizdeki yok etme içgüdüsüyle,

aşağılanarak yok edilmiş...bu bir cehalet...

        

         Bu kasabayı görmek zorunda kaldığım için utandım. Eşim bu yerden olunca geldim, gerçekten böyle önemli bir yerin varlığından bilgisiz oluşuma utandım.

         Tabi gezdikçe daha çok utandım. Türkiye'de uygulanan bir pervasızlığın ve vefasızlığın burada da ayrı cahil görüntüsünden utandım. Bu utanma sözü başkasına söylenen bir söz değil, sanat okuyan / sanat uygulayan  biri olarak da kendime...

         Türkiye'nin hemen her yerinde diğer kültürlere karşı acımasızca davranıldığını gördüm. Din kavramı öncelikli bu davranışlarda. Öteki kültürleri yok etmeye yöneliyorlar. Oysa geçmişte bir arada yaşamışlar. Bir arada yaşamayı sürdüryorlar hala...Ama dikkat çeken asıl  bu değil bence. Bu görünüm altında soygun tapanların " din " duygularını kullanıp insanları kavga ettirmişler, arada soygunlarını rahatça sürdürmüşler. Değerli parçaları kaçırmışlar da ne zaman sonra devlet, zorla zorla harekete geçer gibi görünmüş...Tabi ki geç kalınmış, kaçırılan gitmiş.

         Üskübü'de aynı. Bu gördüğünüz tiyatronun koca mermerlerini, yıllarca; buranın sonradan yerleşmiş insanları söküp söküp satmışlar. Ya da inşaatlarında kullanmışlar. Şimdi gittiğinizde gene görebilirsiniz. Yoksul bırakılan halk bunu yapabilir. Ama değil, soyguncuların işi bu. Yıllar sonra  Konuralp Müzesi kurulmuş, bazı parçalar korunabilmiş. Tiyatrodan uzağa kurulmuş müze, yakına kurulsa daha etkili ve çekici olurdu.

         Fabrikası olmayan Türkiye'nin gerçekte fabrikadan çok gelir getirecek alanıdır antik yerleri. Ama bunun olabilmesi için, yönetenlerin bu konuyu görecek, planlamayı geliştirecek kafada olması gerek.

not...bilgiler eklenecek

 

foto:2008

        ÜSKÜBÜ / KONURALP

      Farklı bilgilerin özeti...

  • Bursa, tarih sahnesine bir Bithynia kenti olarak çıkar. Kurucusu kral Prusias'tır. Bithynia kralı olan baba-oğul iki Prusias vardır. Krallıkları M.Ö. 228'den M.Ö. 149'a dek sürmüştür. Üç Bithynia kenti bu kralların adını taşır
    • Prusias ad Mare- deniz kıyısındaki Prusias, bugünkü Gemlik
    • Prusias ad Hypilum- Hypios kıyısındaki Prusias, bugünkü Üskübü veya Konuralp
    • Prusias ad Olympum- Olympos kıyısındaki Prusias, bugünkü Bursa

     

  • 2. Sâlnâmelerdeki Bilgilere Göre 19. Yüzyılın Son Çeyreğinde Düzce:
    Düzce kazasının merkezi olan Düzce kasabası Kastamonu’nun güney batısında ve Bolu’nun batı yönünde bulunup, (atlı ve yaya olarak) Kastamonu’ya 69, Bolu’ya dokuz saat mesafededir. Düzce kazası doğusunda Bolu ve Ereğli ile, batısında Hendek ve Adapazarı ile, güneyinde Mudurnu ile ve kuzeyinde Karadeniz ve Ereğli ile sınırlıdır.

Düzce, çevresi dağ ve tepelerle kuşatılmış bir ovanın ortasında olup, kuruluşundan itibaren bir hayli mesken, dükkân ve diğer binalar inşa edilerek bir kasaba hüviyetine bürünmüş ve zaman geçtikçe büyümüştür. Düzce’nin kuzeyinde ve Melen nehrinin orta tarafında, bir saat mesafede yerleşik Üskübü kasabası bulunmakta, yeri itibariyle yüksek, havası pek güzel ve suları dahi lezzetli ve pek iyidir. Adı geçen Üskübü (Konuralp), bu tarihlerde 180 hane, aynı sayıda mağaza, dükkân ve kahvehaneden ibaret idi. Bolu-Düzce yolunun Akça Şehir (Akçakoca)’e kadar uzatılması kararlaştırıldıktan sonra Üskübü’nün her bakımdan bayındırlık kazanacağı muhakkaktır. Üskübü’yü Düzce’den ayıran Melen suyunun kuzey tarafında ve Düzce’ye doğru uzanan ovadaki tarlalar nadas edilirken, zaman zaman dörtgen ve sütun şeklinde resimli taşlar çıkması, adı geçen ovada eski bir şehrin, bir medeniyet merkezinin varlığı hakkındaki tarihî rivayeti doğrulamaktadır

 

 

 

                                               foto:Taşoluk Tepesin'den Oğuz Obası-2005

KADİRGA'NIN GÖZLERİNİN İÇİNE BAKIYORUM

 

 

          Istanbul’dan Bursa’daki kardeşim Mustafa’yı Kadirga’da kar varmış, gidelim mi diye aradığımda Mayıs2007 başıydı. Hadi, sesi beni nasıl sevindirdi bilseniz. Sanki 45 yıl önce ölen babamı görecektim. Arabasını bakımdan alır almaz aradı. Buluştuğumuzda doya doya, tabi kardeşimi de kucakladım.

          Bana bir sürpriz yaparak; önceden görmeme karşın çok sevdiğim Amasya’nın eşsiz güzelliklerini yeniden gezmemi sağlayarak  beni bir kez daha sevindirdi. Fotograflamak; başka bir gözlem  yapmak, daha çabuk öğrenmek demektir. Öyle oldu. Tadı gözlerimizde ayrıldık.

         Karadeniz sahilini katleden o meşhur çirkin sahil yolundan ilerliyoruz. Eksik açılmış olduğundan gözümüz yolda. Karadeniz'in sahilinin güzelliklerini göremeyeceğiz ne yazık ki.Yolları çabuk aşarak Kadirga’ya varmak özleminden garip davranıyorum. Bu duygumu anladığı için kardeşim  muzipçe gülüyor. Giresun / Eynesilden çıkarken arabayı durdurarark, bak bakalım nereyi  göreceksin dedi. İndik. Biliyorum buradan köyümüz Türkelli görünüyordu. Ama o bir başka yeri görmemi  sağladı: Sisdağı. Oooo, ne buuu?. Tepesi kar kaplı. Gelin başı gibi. Hem de küresel ısınmanın yoğunlaştığı Dünya'da. Ama sanırım bu bir dengesizlik değil. Zamanı çok şaşmamış çünkü. Yakında zaten erir.  Hemen üç ayağı açıp nikon D70s e 70x300 ü taktım, ama yetersizdi o uzaklığa. Gene de -olmaz- çekeceğim.

       Beşikdüzü  çocukluğumun bir parçası. Yobol’da öğretmen evine yerleştik. Beşikdüzü'ne geçip hasret giderdik, arkadaşları gördük. Trabzon İli'nin en batısında  Beşikdüzü ilçemiz bulunuyor. Köyümüze buradan gidiyoruz. Eynesil'den de yol var.

      Beldemizin Belediye Başkanını aradık. www.turkelli.com web sitemiz için beldemizden fotograf çekeceğimizi ama en çok Kadirga'ya gitmek istediğimizi söyleyince, bir soruşturdu ki yollar kardan kapalı. Çok güzel demişim. Yollar kapalı diyorum nesi güzel dedi. Kar var ya, güzel olan o, gerisi çok çok yürürüz. Şaşırdı ama anladı ve pekiyi dedi. Hazırlandık. Bizi konuk saydı, birlikte yola çıktık.Beşikdüzü'nden  Vakfıkebir'e geçtik.Eksiklerimizi tamamladık. Sahilden ayrılıp Tonya yoluna girdik.

        Bu yolda taş köprüler yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bence daha da sürdürecekler. Beton köprüler yapılınca artık yıpranmayacaklar ve daha çok yaşayacaklar diye düşünebildim.

     

              Taş köprüler

yaşıyorlar Sisdağı'na bakış

Kadirga Yaylası oğuz obası- çadırdüzü oruç bozan çeşmesi

 

           Yirmi dakika sonra ana yoldan saptık. Başkanın görevlendirdiği dozerin, temizleme yaparak açtığı yola girdik. Bu Akise Obası yolu idi. Gözüm dağda tepede. Bu doğa güzelliği karşısında duyargalarım farklı açılıyorlar. Sürekli durarak fotograf çekmeyi düşünüyorum ama bir an önce gidelim ki nerede arabadan ineceğiz anlayalım. Akise Obası'nı geçtik.  Anladık. Yolumuz kar dolu. Arabadan inip yürüyüş hazırlığı yaptık. Kardeşim de fotograf makinesini aldı. Başkan yanımıza oba bekçisini de kattı, yola girdik. Yokuş yukarı yürüyeceğiz.

           Bir sevinç ki bende, anlatmak zor. Çocukuluğumda da yayla göçü ile böyle yürümüştüm. 40-50 adım attım. Aaa o da ne? Nefes alamıyorum. Darlandım, çatlayacağım. Çocuklar ben yürüyemiyorum dedim. Hemen geriye döndüm, aşağı yürüyerek rahatlamaya çabalıyorum. Her sabah jimnastik yapanda bu olmaz ama 1300m./ 1500m.ye yakın rakımda olabilir diye düşünüyorum. Beş dakika sonra rahatladım, Oh be! Ve yola  koyuldum, sorunsuz yürüdüm.

           Şimdi tek sorun bu görsel şölenin tadını çıkarmak ve olabildiğince sabitlemek. Çam ağaçları azaldı. Kar birikintileri var çukur yerlerde, yükseldikçe çoğalıyor. Soğuk ama yürüdüğüm için kalın giysilerimi çıkardım. Kısa kollu giysilerimle rahatım. Buz gibi sularından içiyoruz yaylanın. Bazı yerlerde kar üzerinde yürüyoruz. Karşı tepelerde obalar görünüyor. Kar kaplı. Aaa karşıdaki en uzak tepe Sis Dağı. İşte önceki gün sahilden gördüğümüz o karlı tepenin tam arkasındayız şimdi.

           Sürekli fotograf çekiyoruz. Ancak bulutlu bir hava, mavi gökyüzüne hasret kalacağız gibi. Sis gelse bari o da yok. Gri bir dünya görüyoruz şimdilik. Az ilerdeki tepe, Şarlı Obası'ndan gelen yol, çocukluğumda bizim göç yolumuz idi. Erikbeli’ne 14km. uzaklıktayız şimdi. O yol ile birleşecek yolumuz az sonra. İki saattir yürüyoruz.

       Çelike Obası'nın  başına geldik. İşte sevgili, KADİRGA YAYLAMIZ. Ama ilerleyemiyoruz. Önümüzü, yolumuzu rüzgarın, tipinin  savurduğu karlar doldurmuş. Güneye bakan yüzündeyiz tepenin. Çok fazla yığılmış, geçemeyiz. Çok uzun yol dolaşmamız gerektiğini söylüyor bekçi, buradan ileri gidemeyiz. Biz hemen ellerimizi omuzlarımızı boşalttık. Bekçinin verdiği ekmeği ısırıyorum. Bir yandan da çevremize bakıyoruz. Kurda kuşa dikkat ediyoruz. Ama her şeyi bırakıp işimize dönüyoruz. Böyle bir özlem olabilir mi? Fotografını çekmek değil bu, Kadirga'ya doymak için bakmak bu. İşte Zigana’dan gelinen yol tarafında Taşoluk Tepesi, 2380m.den keyfiyle bakıyor bize. Bir kaç bina duruyor az ötede, sakin. Yazın elektrik, su, wc. gibi gereksinimler karşılanan, bakkal, kasap, fırın, lokanta, tuhafiyeci, kır kahveleri hizmeti verilen yer. Ama  yazın gelenlerin konaklama için kamp malzemeleri getirmeleri gereken bir yayla. İşte Horon Düzü. Her yıl Temmuz ayının üçüncü cuma günü yapılan Otçu da, kemençe çalan da horon oynayan da yok bu hafta işte. Kadirga'nın pazar yeri boş. Daha ilerde bizim obamız Çadırdüzü, sağda  Evliya Tepesi. Daha ne olsun? Ben ve Kadirga. Kadirga'nın gözlerinin içine bakıyorum.

       Yüzlerce fotograf çeksek yine  doyuramaz  duygumu. Bekçinin uyarısı ile son karalere dokunuyoruz. Geç kalmışız. Daha tehlikeli olurmuş. Toplandık ama makinemi üçayaktan ayırmıyorum yinede. Beni sık sık uyarıyorlar yetişmem için. Dağların son işmarlarına dalıyorum çünkü. Bir saatte bekleyenlerin yanına iniyoruz. Mangal keyfine biz de katılıyoruz, nede açıkmışız. Bu dağda ne yersen ne içersen doymamış hissi yaşarsın. Yine de yemek istersin. Ayrıca tadı başkadır, canına can katar. Ayrılıyoruz sevgili dağlar, akşam oldu. Duyduk ki bir hafta sonra erimiş bu dağların karı, kavuşmuş sevenlerin yarı.

        Türkelli Beldemize üç gün ayırdık. Trabzon'umuzun içinde, çocukluğumuza bir göz atıp Sümela’ya, Zigana’ya olan umutlarımızı başka bir zamana erteliyoruz. Dönüşte  Dipsiz Göl,  Abant ve Mudurnu fotografları ile gurbete yeniden başlıyoruz.

        Belediye Başkanımız H.Hüseyin ALGAN'a teşekkür ediyoruz.  

        İki duyuru ile bitireyim:

        1- Fotograflarımız için: www.turkelli.com    www.tsanat.com  www.mustafasaglam.com  

        2- turkelli.com ikinci yılını kutluyor. 27 Mayıs 2008 de OĞUZELİ TÜRKELLİ  karma fotograf sergisi ile başlayan üç sergi açıyoruz.Türkelli Beldesi / Beşikdüzü nüfusuna kayıtlı olanların katıldığı ve Türkeli fotografları olan bir etkinlik bu. 

            Sergi tarihleri için klikleyiniz.  FOTOGRAF SERGİSİ

         Davetlisiniz...                                         Şakir SAĞLAM

 

bu keyif müthiş...     

foto:Mustafa SAĞLAM

     

izmir

fotoalbum

 

       

        İzmir Arkeoloji Müzesi
        izmir tarihi, gerek tarihi bilgiler ve gerekse arkeolojik kazilar sonucuna göre M.Ö.3000 yillarina kadar götürülebilmektedir. Prof. Dr.Ekrem AKURGAL 'in 1959'li yillardan bu yana aralikli olarak Bayrakli sirtlarinda sürdürdügü kazi çalismalari, Bergama'da 1866-1878 yillari arasinda Alman arkeologu Carl Humman'in Zeus Altarini bulmasi, Selçuk Artemis Tapinaginin 1869'da Ingiliz Wood tarafindan bulunmasi ve 1904'den bu yana da çesitli araliklarla Avusturyali arkeologlarin Efes Antik kenti kazilari, Izmir tarihini gün isigina çikarmaya yönelik yapilan arastirmalara birkaç örnektir. Ayrica Türkiye'nin çesitli üniversitelerinden pek çok arastirmaci, kentin tarihi gelisimi ile ilgili arastirmalarina halen devam etmektedirler.
       Izmir Arkeoloji Müzesi Izmir adinin kaynagi ile ilgili birçok efsane oldugu bilinmektedir. Bilimsel çalismalardan elde edilen bilgilere göre Izmir sözü eski iyon lehçesinde Smurne, Attika (Atina çevresi) lehçesinde ise Smyrna sekinde yaziliyordu. Söz konusu Smyrna sözcügü Yunanca olmayip, Ege Bölgesindeki birçok yer adi gibi Anadolu kökenlidir. M.Ö.2.binin baslarina ait Kayseri'deki Kültepe yerlesmesinden elde edilen metinlerde Tismurna diye bir yer adina rastlanmaktadir. (Ti) eki atilarak zamanla kantin ismi (Smurna) seklinde telaffuz edilmistir. Böylece kent büyük bir olasilikla M.Ö.3.binin baslarinda ya da en geç M.Ö.1800 siralarinda Smurna adi ile aniliyordu. Türk döneminde ise Kent'in ismi (Izmir) seklinde kullanilmistir.
        Izmir Arkeoloji Müzesi M.Ö.3000'li yillarda Bati Anadolu büyük ve zengin Truva uygarliginin etkisi altindadir. Ege kiyilarinda kurulan yerlesim alanlari da genellikle Truvalilarin etkisi altinda gelismistir. Homeros'un Ilyada'sinda (Ket)i olarak söz ettigi Hititler, diger adiyla Etiler Anadolu yaylasinda etkin bir güç ve uygarlik idiler. Truvalilar ile Hititler müttefik olduklari için Ege yerlesimlerinde Hititlerin de büyük katkisi olmustur. Hatta Bakirçay yaylasinda Pitane (Çandarli) ve benzeri yerlesimler Hititlerce kurulmustur. Amazonlar'in ise bölgede Karya ve Lidyalilar arasinda kalan bugünkü Yamanlar Dagi yamaçlarina yerlestikleri ve Aioller ile Iyonlar gelinceye kadar da burada varliklarini sürdürdükleri düsünülmektedir.
      M.Ö.1000 yillarinda Dor istilasindan kaçan Aioller ve Ionlar, Yunanistan'dan gelerek Izmir ve çevresine yerlestiler.Aiol ve Ion yerlesmesi olarak adlandirilan yerlesimlerden önemli olanlarinin baslicalari söyle siralanabilir: Bergama (Pergamon), Manisa (Magnesia), Izmir (Smyrna), Urla (Klazomenai), Kemalpasa (Nimphaion), Çesme-Ildir (Erythrai), Sigacik (Teos), Selçuk (Ephesus).
      Izmir Arkeoloji Müzesi M.Ö.7. yüzyillara kadar Izmir, komsulari ve özellikle Lidya ile yaptigi ticaret sayesinde zenginlesti. Lidya ile olan iyi komsuluk iliskileri, Lidyalilarin Persler tarafindan yenilgiye ugratilmasina kadar sürmüstür. Perslerin egemenligi Büyük Iskender'in M.Ö.334'de Anadolu'ya geçisi üzerine son bulur. Hellenistik Dönemin basladigi bu yillarda sehre ve körfeze yeni bir yerlesim kurulur. Kadifekale ve surlari Hellenistik döneme ait olmakla birlikte sonraki dönemlerde bir çok onarim görmüstür.
      Izmir Arkeoloji Müzesi M.Ö.197 yilinda Bergama Krallig'ina baglanan kent kisa bir süre sonra Roma Imparatorlugu'nun hakimiyetine geçer. Roma dönemi M.Ö.27 ve M.S.324 yillari arasini kapsar. Roma egemenligi, Izmir'i önemli bir ticaret ve liman kentine dönüstürür. Bati için Izmir, Asya'nin merkezidir. Agora, Akropol, Tiyatro, Stadyum, Altinyol, bugüne kadar izleri kalmayan kütüphaneler, çesmeler bu dönemde yapilmistir. Özellikle Kadifekale'den Efes ve Sart'a giden iki yol Roma dönemi eseridir.
      Roma Imparatorlugunun ikiye ayrilmasindan sonra M.S.324 yillarinda Izmir, Bizans Imparatorluguna geçmis klasik, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde özellikle Efes önemli bir kültür ve dini merkez durumundaydi. Bizans döneminde Izmir'de önemli bir ilerleme görülmemistir.
Izmir 440'ta Hun Imparatoru Atilla'nin eline geçmisse de bu hakimiyet kisa sürmüs ve kent tekrar Bizanslilarin eline geçmistir.
      Asansör Izmir, Selçuklu Türkleri tarafindan ilk defa, Selçuklu Sultani Kutalmisoglu Süleyman Sah tarafindan, 1076 yilinda fethedilmistir. Çaka Bey döneminde, Urla ve Foca ile SAkiz, Sisam ve Istanköy adalari fethedilmistir. Çaka Bey'in ölümünden sonra kent ve çevresi 1098 yilinda tekrar Bizanslilarin eline geçmistir. Istanbul'un Haçlilar tarafindan isgal edildigi siralarda Izmir de sovalyelerin eline geçmistir. 1320 yilinda Türk denizcisi Umur Bey Izmir'i katolik sovalyelerin elinden alarak tekrar Türk topraklarina katti.
      Beylikler devrinde Izmir ve yakin çevresinin bir bölümü Aydinogullari Beyligi'nin, bir bölümü Saruhanogullari Beyligi'nin egemenligi altindaydi. Bergama ve çevresi Karasiogullari Beyligine bagliydi. Izmir ve çevresi 1426 yilinda tamamen Osmanli idaresine geçmistir.
      Yali Cami Izmir'i yüzyillardir süsleyen Türk mimari eserleri: Hisar Camii, Sadirvanalti Camii, Hatuniye Camii, Konak Yali Camii, Kemerlati Camii, Kestane Pazari Camii, Izmir Saat Kulesi, Kizlaragasi Hani, Mirkelamoglu ve Çakaloglu Hani, diger hanlar ve bedesteni hamamlar, sebiller, sadirvanlar, kus köskleri ve çarsilar Osmanli barisi içinde insa edilen Türk kültürünün seçkin örnekleridir.
     16. yüzyildan itibaren Izmir'in tüm dünya ticaretinde önemli bir yeri vardi. Özellikle Osmanli idaresinin Avrupaya sagladigi kapitülasyonlar nedeniyle yabanci ülkelerin konsolosluklsrinda artislar olmustur. Bu konsolosluklarin ticari faliyetlerde bulunduklari ve her birinin kendi rihtimi oldugu yabanci gemilerin iç imana degil buralara demirledikleri bilinmektedir.
      Alsancak Evleri Izmir körfezine giren ve çikan gemileri kontrol etmek için körfezin en dar noktasina bir kale insa edilmistir. 17. yüzyilin ikinci yarisinda sehrin ticaretinin gelismesine katkida bulunmak amaciyla yeni yapilar insa edilmistir. Bunlar arasinda Gümrük Binasi, ve 19. yüzyilda insa edilen yeni rihtim binasi en önemli örneklerdir. Kentte ambalajlama, sigorta, borsa ve bankacilik sektörü o yillarda gelismistir.
       Dario Moreno Sokagi Dünyada demir yolu ulasiminin ilk uygulandigi ülkelerden biri de Türkiye'dir. Osmanli Imparatorlugu döneminde 1856-1863 yillari arasinda faaliyete geçen Izmir-Aydin ve Izmir-Turgutlu demiyollari Türkiye'deki ilk demiryolu hatlaridir.
       Birinci Dünya Savasi sonrasinda Osmanli Imparatorlugunun çöküsü esnasinda 15 Mayis 1919'da Izmir Yunanlilar tarafindan isgal edilir. Kurtulus mücadelelerinin verildigi o yillarda Izmir büyük tahribatlar yanginlar görmüs büyük bir çöküntü yasamistir. 9 Eylül 1922'de büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderligindeki Türk ordusunun Yunanlilari bertaraf etmesi üzerine Izmir, genç Türkiye Cumhuriyeti Devletinin modern bir kenti olma yoluna girmis ve her geçen gün bu özelligini gelistirmistir.                                      

                                                                  Kenthaber Kültür Kurulu                       

      http://www.genbilim.com/

                      http://www.apikam.org.tr/ 

                                        http://www.discoverturkey.com/yeni/muzeler.html

 

 

SARDES ANTİK KENTİ  ve SALİHLİ  'den ayrılamadım...

     sardesfoto    salihlifoto   

 

   

     SARDES ANTİK KENTİ / SALİHLİ

     SARDES M.Ö.VII.yüzyıldan itibaren ismini Zeus’un oğlundan alan Attalos Çayı Sardes’e altın kırıntıları taşımış, bu M.S.I.yüzyıla kadar sürmüştür. Lydialılar bu altını değerlendirmişler, çeşitli eşyaların yanı sıra ilk altın parayı bastırmışlardır.Böylece de Kral Alyattes M.Ö.600’de ilk altın sikkeyi bastırmıştır. Onun ardından da Kral Kezius (M.Ö.560-547) saf altından sikke bastırarak Sardes’in Antik çağda, bu konuda önderliğini sürdürmüştür.

     Herodotos, Lydia’da üç ayrı kral ailesinin peşpeşe yaşadığını ileri sürmüştür. Bunlar Atyatlar, heraklidler (Tylonidler) ve Mermadlardır. M.Ö.2000’in ilk yarısında yaşadıkları ileri sürülen Atyatlar ile ilgili bilgi çok sınırlıdır. Ayrıca bu sülalenin Lydia’da yaşayıp yaşamadıkları da tartışmalıdır.
Sardes kazıları yöredeki ilk yerleşmenin Tunç çağı (M.Ö.3000-1200) sonlarında başladığı ve küçük bir köy özelliği taşıdığını göstermiştir. Tunç çağının sonlarına doğru burada yaşayanlar yakarak gömmüşler, ağaç dallarından, kamışlardan ve balçıktan yapılmış yarım daire planlı evlerde yaşamışlardır. Bundan sonra Yunanistan ile kültürel bağlar kurduklarını da Sardes’in alt tabakalarındaki Geç Hellas, Miken keramiklerinden anlaşılmıştır. M.Ö.1200-900 yıllarına tarihlendirilen Sardes’in boyalı, geometrik üsluptaki keramikleri üzerindeki bu etki çok açıkça kendisini göstermiştir. Lydiadaki geç Hellas, Miken ve Yunanistan’ın geometrik keramiklerine Sardes’liler güney-batı özelliklerini de katmışlardır.M.Ö.900’lerde boyalı geometrik üslubu uyguladıkları gibi, onlara kırmızı üzerine siyah bezemeyi de katmışlar, bu durum Lidia’da Demirçağın arkeoloji yönünden en önemli olayı olmuştur.

    Sardes, Tunç çağının sonlarına doğru Batı Anadolu ve Akdeniz kentlerinde olduğu gibi bir saldırıya uğrayarak yakılıp yıkılmıştır. M.Ö.1200 yıllarında Anadolu’ya kadar uzanan Tharak göçünün bu yıkımda payı olduğu düşünülürse de, başka bir iddiaya göre Hitit Kralı IV.Tuthaliye’nin bunda payı olmuştur.Ancak bu yıkımda her iki topluluğun etkin olduğunu gösteren kanıt bulunmamaktadır. Ancak bu yıkımdan sonra Lydia’nın başına geçen Heraklid (Tylonid) ailesinin Thrak kökenli olduğu tarihte belgelidir.

    Manisa yakınındaki Spylos Dağında, Kemalpaşa yakınındaki Karabel kaya kabartmaları da Hititlerin bu yöreye geldiklerini göstermektedir. Sardes’te yaşayan Asias isimli bir topluluğun Hititlere meydan okuduğu, bu yüzden IV.Tuthaliya’nın buraları yakıp yıktığı da akla uygun gelmektedir. Heredot, M.Ö.1185’deki Thrak göçünden hemen sonra, Demirçağın başlarında hüküm süren Heraklidlerin aralıksız 505 yıl burada yaşadıklarını belirtmiştir. M.Ö.V.yüzyıl Lydia tarihçisi Xanthos’un bilgilerini yansıtan M.S.I.yüzyılda yaşamış olan Damascus’lu Nicolaos’un yazdıkları ise efsane olarak kalmıştır. Heraklidlerin M.Ö.1185-680 yıllarında egemen oldukları, Kral Gyges’den itibaren Sardeis’e bu ismin verildiğini de Onlardan öğrenmekteyiz.

    Mermandların sonuncu kralı olan Kroisos zamanında Sardeis, zenginliğin, kültürel gelişimin doruğuna erişmiştir. M.Ö.VI.yüzyılda Sardeis Batı Anadolu’nun sanat ve kültür merkezi konumundaydı. Bunu Lydia’nın doğal zenginlikleri, özellikle altın madenleri de pekiştiriyordu. Kroisos’un krallığının ilk yılları barış ve diğer ülkelerle uyum içerisinde geçmiş ancak, yüzyılın ortalarına doğru doğuda Pers tehlikesi baş göstermiştir. Bunun üzerine Kroisos M.Ö.547’de Kappadokia bölgesine sefere çıkmıştır. Kızılırmağı geçtikten sonra Perslerle karşılaşmıştır. Savaş Sardeis’e yakın bir yerde Persler’e yenilmiş ve Sardeis askeri ile halkı akropole çekilmiştir. Sardeis’in Pers hükümdarı Kyros’un eline geçmesiyle M.Ö547’de Pers egemenliğini tanımak zorunda kalmıştır.

       Akropol
   Sardies Ovasına hakim, sarp ve ulaşılması güç olan Akropol kenti bir çok saldırıdan kurtarmıştır. Teraslar halinde yükselen tepede Arkaik döneme ait kalıntılara rastlanmıştır. Burayı çepeçevre saran surlar Lydialılar tarafından yapılmıştır.
M.Ö.V-VII.yüzyıla tarihlenen bu surlar arasında M.Ö.223-187 yıllarında, III.Antiochos’un yaptırdığı tahkimat parçaları ile Perslerin bir başka savunma kalıntıları ile de karşılaşılmıştır. Ancak tepenin güneyinde Bizans’lıların yapmış oldukları duvarların büyük bir bölümü görülmektedir.Bunlar Lydia, Yunan ve Roma dönemine ait kalıntıların yardımıyla yapılmışlardır. Nitekim tepenin orta terasında yapılan kazılarda M.S.V-VII. Yüzyıllara, Bizans dönemine tarihlendirilen evler ortaya çıkmıştır. Tepenin altındaki küçük çukurların içerisindeki Lydia ve Yunan kap kacağı ise kalenin M.Ö.VII.yüzyıldaki varlığını kanıtlamaktadır.

         Gymnasium
    Sardeis’in Roma döneminde yapılmış anıtsal yapılarından Gymnasium, Anadolu’daki benzerleri arasında en büyük ölçüde yapılmış olanıdır.
Sardeis Gymnasium’unun yapımına M.S.II.yüzyılda Severius Simplicinius’un emri ile başlanmış, ikiyüz yılı aşkın çalışmadan sonra M.S.IV.yüzyılda tamamlanmıştır. Yapının bulunduğu yerde Geç Helenistik dönemde yapılmış bazı yapılar, Roma döneminde de bir nekropol bulunuyordu. M.S.17’de büyük bir deprem tüm bu yapıları yıkmıştır.
Gymnasium üç ayrı bölümden oluşmuştur. İlk bölümde; üstü örtülü olan bölüm, 8x12 ölçülerindeki hamam, ikici bölümde; hamam kısmına açılan, törenlerin yapıldığı mermer avlu. Ayrıca bu avlu 15x33 boyutlarındaki iki katlı sütun sıraları ile görkemli hale getirilmiş, büyük bir portal de bunu tamamlamıştır. Üçüncü bölüm ise; Doğudaki 80 m2’lik bir alanı kapsayan Palaestra (antrenman alanı) ile kuzey ve güney duvarına bitişik, birbirlerine simetrik iki holden oluşmaktadır. Özellikle buradaki sütunlar Erken Bizans üslubu başlıkları ile dikkat çekmektedir. Sardeis’de 1962’de yapılan çalışmalarda Palostranın güneyinde, mermerli caddenin kuzeyinde M.S.III.yüzyıla ait bir sinagog daha çıkarılmıştır.

      Bu yapının ilk defa M.S.17 depreminde yıkılan Gymnasion’un bir bölümü olarak sonradan yapıldığı anlaşılmaktadır. Burada ele geçen İbranice bir yazıttan İmparator Licinius Valerianus’un ismi geçmektedir. Arkeoloji kazılarında ele geçen yazıttan, döşeme ve mimari parçaları da yapının M.S.IV.yüzyılda kullanılmış olduğunu göstermektedir.

         Artemis Tapınağı
     Artemis Tapınağı’nın yapımını ilk defa Lydia Kralı Kroisos kum taşından bir sunak olarak başlatmıştır.Bunun ardından M.Ö.330 yılına doğru asıl tapınak yapılmasına girişilmiş, ancak tamamlanamamıştır. Helenistik dönemde Zeus ve Artemis’in isimleri kullanılmış, Roma döneminde ise tapınağın batı bölümü Artemis, doğu bölümü de Antoninus Pius’a (M.S.138-161) adanmıştır. Roma döneminde pseuda-dipteras plan düzeni uygulanan yapı, İon üslubundaydı. Hıristiyanlık’tan sonra tahrip edilmiş, yapı taşları başka yapılarda kullanılmıştır. Hıristiyan’ların egemen olduğu dönemde ise tapınağın güney-doğu köşesine doğal bir platform üzerine küçük bir kilise yapılmıştır.
M.S.17’de Sardeis’i tamamıyle yıkan deprem, tapınağa da çok zarar vermiştir. M.S.II.yüzyılın ortalarına doğru Antonius Pius ve karısı Faustina tapınağı onarmış, içerisine imparatorların dini törenlerinde kullanılmak üzere iki bölüm yapılmıştır. Buraya normal bir insan boyunun dört katı heykeller konulmuştur. Bunlardan doğu yönündeki heykel İmparator Antonius Pius’u, batı yönündeki de eşi Faustina’yı temsil ediyordu. Faustina heykelinin başı bugün British Museum’dadır.
Tapınağın batısındaki duvarın içerisinde bir yazıttan da tanrıçanın, Mnesimades isimli birine gayrimenkul karşılığı borç para verdiği yazılıdır. Buradan da tapınağın dinsel törenler dışında banka görevi yaptığı da öğrenilmektedir.
Tapınak, Doğu Roma İmparatoru Büyük Konstantinius’un (324-337) Hıristiyanlığı kabul edişine kadar ve ondan bir süre sonra daha önemini korumuştur. İmparator Julianus (361-363) tarafından yenilenmiş ancak, İmparator II.Thedosius’un (404-450) çıkardığı paganlığa karşı yasalardan sonra tamamen terkedilmiştir.

     Tapınağın güney-doğu köşesindeki Küçük Bizans Kilisesi M.S.V.yüzyılda yapılmıştır. Yarım yuvarlak apsisli, tek nefli bir yapıya daha geç devirlerde bazı ekler yapılmıştır. Bu arada V.yüzyılın sonu ile VI.yüzyılın başında yapının uzunluğu boyunca bir bölüm eklenmiştir.
Artemis Tapınağı ile kilise arasında mimari hiçbir bağlantı bulunmamaktadır. VII.yüzyıldaki bir deprem her iki yapıyı da yıkmıştır. Amerikan Arkeoloji gurubunun 1910’da başlattığı kazılardan sonra tapınak tümüyle ortaya çıkarılmış, 1961’de de kilise onarılmıştır.

       Kilise, Hamam, Mahkeme Binası ve Evler
    Sardeis yolunun karşısında bir kilise kalıntısı dikkat çekmektedir. İmparator Justinianus (527-565) bu yapıyı kentin başlıca kilisesi olarak yaptırmıştır. Günümüze çok harap gelebilen kilisenin yalnızca dört büyük desteği ayaktadır. Ayrıca sart çayı’na paralel, yol bıyunca iki Bizans kilisesi kalıntısı bulunmaktadır. IV.yüzyıla tarihlenen bu yapıların yapım tarihleri bilinmemektedir. Bununla birlikte laskarisler (1204-1282) dönemindeki bsilikanın üzerine kısmen kalıntıları görülebilen bugünkü kilise yapılmıştır.
    Kilisenin
300 m. kuzey-batısındaki bağlar arasında da mahkeme binası olarak tanımlanan bir kalıntı bulunmaktadır. Yan duvarlara ait bazı parçalar ile doğu ve batı yönündeki temel kalıntıları dikkati çekmektedir.
Surlar dışında, kentin doğu ucunda, ana yolun yakınında bulunan hamamın M.S.II.yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır. Roma ve Bizans dönemlerinde de kullanılan yapı, yakınındaki çayın getirdiği birikintilerle neredeyse tamamen çamur içerisinde kalmıştır. Bunun yanı sıra V.yüzyıla ait olduğu sanılan havuz kalıntıları görülen kırmızı tuğladan, bir başka hamam kalıntısı daha bulunmuştur. Sardes’e yeni yapılmış karayolunun güneyinde VI.yüzyıla ait büyük bir ev kalıntısı ortaya çıkarılmıştır. Kalıntılardan anlaşıldığına göre iki katlı, 30x25 m. ölçüsündeki bu evin yıkıntıları arasında bazı dinsel eşyalarla da karşılaşılmıştır. Bu kalıntının biraz ilerisinde alanda ise çanak-çömlek parçalarının bulunduğu geniş bir alan vardır. Burasının M.Ö.700-200 yıllarına ait, önce Lydialıların sonra da Helenistik Sardeslilerin kullandıkları bir Pazar yeri olduğu düşünülmektedir.

         Mezarlar
      Sart Çayı’na doğru eğimli arazi üzerinde M.S.IV.V.yüzyıllara ait bir mezar odası bulunmuştur. Duvar freskleri Manisa Müzesi’ne götürülmüş olan anıtın bezemelerindeki tavus kuşları ile benzerleri Anadolu’da çok sık rastlanan bir geleneği işaret etmektedir.
Bu mezar anıtın biraz ilerisinde de Piramit Mezarı diye isimlendirilen ve M.Ö.VII.yüzyıla tarihlenen bir başka mezar anıtı ile de karşılaşılmıştır. Bugün yalnızca temel kalıntıları ile bazı mimari parçaları sağlam kalmıştır.
Bu anıtların yanı sıra Sart Çayı’nın karşı kıyısındaki tepede de çok sayıda Lydia kaya mezarları bulunmaktadır.

         Bintepe
    Akropolün kuzeyindeki Gigia Gölü’nün (Marmara Gölü) güneyindeki alanda sayıları 90’a ulaşan tümülüsler görülmektedir. Bunlar Lydia kralları ile krallığa hizmet veren, devlet önde gelenlerinin mezarlarıdır. Bu tümülüslerden en önemlileri 1852 ve 1962 yıllarında araştırılmış olan Kral Alyattes ile Gyges’e ait oldukları ileri sürülen mezarlardır. Oldukça iyi durumda olan ve içerisinde taştan mezar odaları olan tümülüsler, çok eski yıllarda soyulmuşlardır.

                                                                          Kenthaber Kültür Kurulu

efes, aynı diğer antik yerler gibi... yıllarca soyulmuş...yazık bize!

fotoalbum

 

  

       LİMAN HAMAMLARI 

       İzmir ili Selçuk ilçesi, Ephesos antik kentinde Liman ile Gymnasion arasında Liman Hamamı bulunmaktadır. Hamam MS.II. yüzyılda yapılmış ve İmparator II.Constantinus (337-361) zamanında onarılmıştır.

       Ephesos’un en büyük yapılarından biri olan hamam kuzey-güney yönünde, 160x170 m. ölçüsünde ve 28 m. yüksekliğindedir. Roma dönemi hamamlarında olduğu gibi doğusunda yapının bütününü kapsayan uzun bir salona yer verilmiştir. Bunun ortasında frigidarium (sıcaklık), iki yanında da soyunma odaları bulunmaktadır. Frigidariumun ortasında 30 m. uzunluğunda elips şeklinde büyük bir havuz vardır. Bu bölüm duvarlara dayalı olarak 11 m. yüksekliğinde pembe ve gri granit sütunlarla çepeçevre kuşatılmıştır. Sütunların başlıkları mermerden kompozit üsluptadır. Bunlar tuğladan yapılmış tonozlu çatıyı taşımaktadır. Soyunma yerleri büyük blok taşlardan yapılmış olup, oldukça kalın payelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Her bölümün içerisine geniş nişler yerleştirilmiştir. Kazılarda rastlanılan heykellerin bu nişlere yerleştirildiği anlaşılmaktadır.

        Hamamın sıcaklığı olan calderium frigidariumun batısında geniş ve yüksek bir salon görünümündedir.


        ARKADİANA ( Liman Caddesi )

        Efes’teki harebeleri gezmek için hamamların karşısında bulunan ve limana kadar uzanan mermer döşeli görkemli bir caddeye çıkılır.Bu caddeye çıkarken izlenen yolun sonunda ,çok az kalıntıları mevcut olan ve MS. 2 yy.’a tarihlenen Tiyatro Gymnasium’ u yer alır.Sağ tarafta ise Liman Gymnasium’u ve hamamı görülür.Limandan tiyatroya kadar uzanan cadde,gerçekte hellenistik dönemde yapılmış olmakla beraber,İmparator Arkadianus tarafından onartıldığından onun adını izafeten " Arkadiane " olarak bilinir.11 metre genişliğinde 350 metre uzunluğunda olan görkemli caddenin iki yanında yer alan mermer sütunlar bugün de ayaktadır.Bu cadde aşağıda limana,gerçekten sanat abidesi bir kapı ile açılır.Yan taraflarda ise dükkanlar sıralıdır.Dükkanların altında su yolu ortaya çıkarılmıştır.

       Şehrin sularının kesilmesi durumunda bu su yollarından geçen kaynak sularının devreye girdiği anlaşılmaktadır.Tümüyle mermer döşeli olan Arkadiane’nin zemin döşemesi altında limana kadar uzanan bir kanalizasyon vardır.Şehrin en önemli caddesi olan bu cadde daha çok törenlerin,şenliklerin ve önemli geçitlerin yapıldığı bir caddedir.Karalların karşılandığı bir çok önemli gösterinin ve dini törenin yapıldığı bu cadde aynı zamanda limana gelen ve giden tüm mal ve servetin aktığı yol olduğundan " Liman Caddesi " olarak anılır.Kral Yolu’da denilen bu caddenin bu denli çeşitli isimlerle anılması önemli bir cadde olduğunu göstermektedir.

       TİYATRO GYMNASIUMU

       Arkadiane’nin sağ tarafında yer alan MS.2 yy.’a tarihlenen Tiyatro Gymnasium’undan günümüze çok az kalıntı gelebilmiştir.Planlı bir yapı olan eserde atletizm oyunlarının yapıldığı bilinmekte ve yarışmaların yapıldığı bir avlu ve bu avluyu çevreleyen portiko halen gözlenebilmektedir.

       TİYATRO
      
Efes Harabeleri’nin en güzel yapılarından biri olan tiyatro oldukça sağlam kalmış ve restorasyonlarlabugün de Efes Festivali gibi şenliklerde rahatlıkla kullanılmaktadır.Bu güzel ve 25.000 kişi kapasiteli büyük bir tiyatronun kuzey batısında 2 ionik sütunlu hellenistik bir çeşme yerleştirilmiştir.Tiyatronun ilk kez hellenistik dönemde yapıldığı bilinmekte ise de bugüne gelen tiyatronun İmparator Cladius zamanında yeniden inşaasına başlatıldığı,İmparator Trianus (98-117) döneminde tamamlandığı bilinmektedir.Tiyatronun ön kısmında oldukça sağlam ve iri taşlardan yapılmış soyunma yerleri belirgin şekilde görülmektedir.Bu mekanlar günümüzde " Efes Festivali " için sanatçıların soyunma yerleri olarak kullanımaktadır.İlk döneminde 3 katlı olan tiyatro her biri 22’şer basamaklı üç bölümden oluşur.Sahne binası 18 metre yüksekliğindedir.MS. 54 yıllarında St.Paul ’un bu tiyatrodan Efes’e seslendiği ve büyük tepkiyle karşılandığı rivayet edilir.25X40 ebatlarındaki sahnenin arka duvarları son derece süslü ve nişler içinde heykellerin bulunduğu bir görünüm taşımaktadır.Akustiğin çok iyi olduğu tiyatroda,sahnenin görünmesini sağlamak açısından tribün çok dik inşaa edilmiştir.

        TİCARET AGORASI

        Tiyatronun karşısında yer aşlan ünlü ticaret agorası giriş kapıları ve agora alanını çevreleyen sutünları ile dikkat çeker.Esas yapı hellenistik olmakla beraber,bugün kalıntıları görülen Agora,İmparator Agustus döneminde yenilenmiştir.Dört tarafı stoa ile çevrili olan Agora 2 katlı,çift kolonlu ve dorik üslupludur.

         MERMER CADDE

         Efes’in güneydoğusunda bulunan Magnesia kapısından kuzeybatıda Koresos kapısına kadar uzanan yaklaşık 400 metrelik mermer cadde MS.5. yy.’da yeniden yapılmıştır.Altından geçen kanalizasyon sistemi denize kadar uzanır.Caddenin batı kanalı İmparator Neron tarafından ( MS. 54-68 ) yılları arasında yapılmıştır.Cadde seviyesinde yüksekte bulunan portikoya tivcari agoranın iki katı açılır.Mermer Caddesi ile Celsus Kütüphanesi arasındaki açık alanda Auditorium’un bulunduğu,burada konuşmaların yapılıp,şiirler okunarak söylevler verildiği bilinmektedir.

         CELSUS KİTAPLIĞI

         Agora’nın güney yanında yer alan Celsus Kitaplığı,MS.135 yıllarında Asya Konsülü Julius Celsus Halemaeanus adına oğlu Julius Agiula tarafından Romalı Mimar Vitruoya’ya yaptırılmıştır.60.92x16.72 metre ebatlarındaki dıştan iki katlı içten 15 metre yüksekliğinde tek bir salondan oluşur.Salonu çevreleyen 3 katlı galerilerden duvarlara serpiştirilmiş pencerelerden ışık süzülür,arka duvardaki bir kapıdan Celsus’un mezarına geçilir.Celsus’un burada bulunan heykeli bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

          Roma Mimarı özelliklerini tümüyle yansıtan yapının ön cephesinin dekorasyonu devrin en güzel örnekleri arasında yer alır.Ön cephe kolonları arasında yer alan 4 kadın heykeli " Akıl ", " Kader ",İlim " ve " Erdem " öğelerini sembolize eder.Bu heykellerin orijinalleri bugün Viyana Müzesi’nde bulunmaktadır.Parşömen ruloların,kitaplıkta nemden etkilenmemesi için iki tarafı tuğladan örülmüş kapalı raflarda korundukları belirlenmiştir.Bu kitaplık kendi döneminde dünyanın sayılı bilim adamı ve düşünürünün yetişmesine aracı olmuştur.

          AŞK EVİ

          Mermer Cadddeden yukarı doğru çıkıldığında Kuretler Caddesi ile kesişen noktada " Aşk Evi " bulunur.Mermer yolda mermer üzerine kazılmış sol ayak ve bir kadın başı görülür.Bu dünyanın ilk reklam panosu olarak değerlendirilmektedir.Az ileride kadın bulunabileceğini haber vermektedir.MS. 1 yy.’la tarihlenen bu ilginç ev,ana bir hol ve bu hole açılan bir çok odadan oluşmaktadır.Eşk Evi’nde bulunan mozaik kız portrelerinin bu evde çalışan kızlara ait olduğu sanılmaktadır.

         SKOLASTİKA HAMAMI

         İzmir ili Selçuk ilçesi, Ephesos antik kentinde, Kuretler Caddesi’nin kuzeyinde, Traian Çeşmesi ile Hadrianus Mabedi arasında yer almaktadır. Efes’teki yapıların en büyüklerinden biri olan bu hamam üç katlı olarak yapılmıştır. Skolastikia Hamamı MS. I. yüzyılda yapılmış ve IV. Yüzyılın sonuna kadar çeşitli dönemlerde onarılmıştır.

         Roma İmparatorluk döneminde hamamların kendine özgü kuralları vardı. Bunlardan zengin ve yoksul tüm şehir halkı yararlanırdı. Fakirlerden ücret alınmaz, zenginler ise daha çok öğleden sonra hizmetkârları ile birlikte hamamlara gider ve burada uzun süre kalırlardı. Roma hamamlarında önce apoditerium (soyunmalık)denilen bölümde soyunulur, sudotoriumda terlenir, calderiumda da yıkanılırdı. Yıkanmadan sonra da tepidariumda diğer kişilerle sohbet edilir, siyaset yapılırdı. Son olarak da frigidarium denilen soğuk havuza girilirdi.

         Skolastikia Hamamı’nın iki ayrı girişi vardır. Bunlardan bir tanesi Kuretler Caddesi’nde, diğeri de doğudaki sokak içerisindendir. Bunlardan her iki kapı da apoditeriuma açılırdı. Son derece büyük ölçüdeki bu salonun içerisinde de nişler bulunuyordu. Bu nişlerden biri içerisinde MS. IV. yüzyılda hamamı son kez onartan Christian Skolastika’nın heykeli bulunmuştur.

          Apoditeriumun batısında frigidarium bulunmaktadır. Bunun ortasında elips planlı soğuk su havuzu vardır. Apoditeriumun kuzeyindeki kemerli bir kapıdan hamamın ılıklığı olan tepidariuma geçilmektedir. Bu bölümün duvarlarında ve zemininin altında sıcak hava dolaşımını sağlayan künklere yer verilmiştir. Bu bölümün doğu duvarı kenarında rastlanan renkli küçük mermerlerden mozaik parçası hamamın orijinal tabanının mozaiklerle kaplı olduğuna işaret etmektedir. MS. IV. yüzyılda yapılan onarım sırasında bunun üzerine mermer kaplamalar yerleştirilmiştir. Tepidariumdan küçük ve dar bir kapı ile calderiuma girilir. Günümüze iyi bir durumda gelmiş olan bu bölümün duvarları çeşitli dönemlerde yapılmış mermer ve tuğla levhalarla kaplanmıştır. Ayrıca zemine de pişmiş topraktan sıcak havayı dolaştıran kanallar yapılmıştır. Sıcak havanın sağlandığı külhan (hippocaus) bu bölümün batısında bulunmaktadır.


           HADRİYAN TAPINAĞI
           Kuretler Caddesinde en güzel yapılardan birisi de Hadrian Tapınağı’dır.Bu tapınağın geriye cephe alanlığı kalmamıştır.Tapınak Korint üsluplu olup,girişte ortada iki yuvarlak sütun ile yanlarda dikdörtgen birer paye yer almaktadır.Alınlıktaki temel üzerinde " Hadrian " adı zafer tanrıçası " Tyche " kabartması görülür.

           YAMAÇ EVLER
           Celsus Kütüphanesi’nden Kuretler Caddesine dönüşte sağ tarafta Bülbül Dağı’nın yamaçlarında Efes’li zenginlerin ikamet ettikleri belirtilen evler vardır.Yakın dönemde restore edilerek orijinal durumlarına biraz daha yaklaşanbu evler geniş merdivenlerle caddeye dikey olarak açılmakta,duvarlarında fresk ve mozaiklerle süslü mermer kaplamalar bulunmaktadır.

          TRAİAN ÇEŞMESİ

          Hadrian Tapınağı’nı geçtikten sonra biraz ileride solda Trainan Çeşmesi yer alır.Çeşme 5.20x11.09 metre ebadındadır.İmparator Trainan’ın o zamanki dönemde kolosal heykelinin iki kat boyunca yükseldiği ve altından suların aktığı havuz çeşmenin önünde yer alır.Bu iki katlı çeşmenin katlarını süsleyen heykellerden bazıları bugün Efes Müzesi’nde sergilenmektedir.Çeşme MS.11 yy.’da yapılmıştır.

          DOMİTİAN TAPINAĞI

          Traian Çeşmesi’nin karşısında Domitian Tapınağı bulunur.MS.1 yy.’da Efes’liler ilk kez Roma İmparatoru Domitia adına bir tapınak dikmişler ve bununla da Roma ile iyi ilişkiler geliştirmek istemişler.Domitian Heykeli bugün İzmir Arkeoloji Müzesi’nde tapınağın giriş altarı ise Efes Müzesi’nde sergilenmektedir.50X10 metre ölçülerindeki tapınağın önünde sunak bulunmaktadır.

           DEVLET AGORASI

           Sütunların süslendiği Kuret Caddesi’nde ilerlenerek iki Herakles kabartmasınında yer aldığı zafer takından Devlet Agorası denen alana ulaşırız.160x73 metre boyutlarındaki Devlet Agorası’nın altında eski çağlara ait kalıntılarda bulunmuştur.MS. 1yy.’da devlet kontrolünde ticaretin yapıldığı dini ve resmi törenlerin düzenlendiği agoranın yanında dört basamakla çıkılan yer Efes’in ticaret borsası gibi bir işlevi olan bazilikasıdır.Bazilika 165 metre uzunluğunda olup MS. 1 yy.’da Romalılarca yapılmıştır.Doğu kısmında ise Bizans Dönemi’nde yapıldığı sanılan Stoa’sı bulunmaktadır.

             BELEDİYE SARAYI

            Efes’in kutsal mekanı sayılan Meclis Sarayı’nın sağ tarafında Hestia Sunağı bulunmaktadır.Bu sunakta sürekli olarak bir kutsal ateş yakıldığı belirlenmiştir.İki Efes Artemis’ininde Belediye Sarayı’nda bulunmuş olması buranın dini açıdan da son derece önemli bir mekan olduğunun kanıtı olarak kabul edilmektedir.

           ODEON

           MS. 2.YY.’da Efes’li zenginlerden Vedius Antonius tarafından yaptırılan Odeon’un zamanında üstünün ahşap kaplama olduğu kabul edilmektedir.Yaklaşık 1450 oturma yerine sahip olan Odeon resmi toplantıların yapıldığı bir yer olmakla beraber konserlerinde verildiği bir bölümdü.Odeon’un karşısında Cadde üzerinde bulunan su deposu Odeon’un önündeki bazilikanın ileri ucunda da Vedius Hamamları bulunur.Belediye Sarayı’nın olduğu alandan Domitianus Meydanı’nın doğusundaki binalardan sonra güneyinde Pollio Çeşmesi görülür.Abidevi kemerli çeşme MS. 93 yıllarında Pollio adına inşaa ettirilmiştir.Burada bulunan heykeller bugün Efes Müzesi Salonları’nda sergilenmektedir.Meryem Ana’ya giden asfalt yolun üzerinde Magnesia kapısı görülür.Mermer Caddenin bu kapıya kadar geldiği bilinmektedir.Efes Harabeleri bu noktada sona erer.

           MERYEM ANA EVİ 

           
İzmir ili Selçuk ilçesine 9 km. uzaklıkta, 420 m. yükseklikteki Bülbül Dağı üzerinde bulunan Meryem Ana Kilisesi ve Evi Hıristiyan inancına göre kutsal sayılmaktadır. Panaya Kapulu olarak isimlendirilen bu yere Hz. İsa’nın ölümünden sonra Aziz Jean tarafından Hz. Meryem’in getirildiğine inanılmıştır. Bu olaydan 431 yıl sonra düzenlenen konsil tutanaklarında da bu konuya geniş yer verilmiştir.

             Buna tutanaklara göre; Aziz Jean Hz. Meryem’i burada hazırlattığı eve götürmüştür. Clement Brentano 1878’de Meryem Ana’nın hayatı ile ilgili incelemeler yaparken bu evi de araştırmıştır. Bunun ardından İzmir Koleji Müdürü Lazarist ve rahip Eugene Poulin Brentano’nun yazdıklarının doğruluk derecesini araştırmışlardır. Bu nedenle de Efes’in güneyindeki dağlarda uzun süre dolaşmışlar ve sonunda bugün Meryem Ana Evi olarak bilinen Panaya Kapulu’daki evi bulmuşlardır. Bulunan ev Katherina Emmeric (1774–1824) ve Clement Brentano’nun söylediklerine aynen uyuyordu. Bundan sonra toplanan Hıristiyan din adamları Hz. İsa’nın ölümünden sonra Hz. Meryem’in Panaya Kapulu’da yaşadığı görüşünü benimsemişlerdir. Monsenyör Timoni 1892’de burada dini bir tören yapılmasına izin vermiştir. Katolik Kilisesi bu konu üzerinde önceleri çekimser kalmış ve Papa 23.Johannes 1961 yılında bu tartışmalara son vererek burasını bir haç yeri olarak ilan etmiştir.

             Günümüzde Ephesos Magnesia kapısından Bülbül Dağı’na uzanan yol Panaya Kapulu’ya gelmektedir. Buradaki küçük bir meydanda evin yanında yuvarlak sarnıç, tepenin çevresinde kemerli duvarlar görülmektedir. Ayrıca burada yapılan kazılarda da pişmiş topraktan iki lahit ve bazı mezar hediyeleri ile karşılaşılmıştır.

             Hıristiyanların kutsal olarak nitelendirdiği suyun bulunduğu sarnıcın yanındaki yolun sonunda haç planlı, üzeri küçük kubbe ile örtülmüş bir kilise bulunmaktadır. Moloz taş ve tuğladan yapılmış olan bu kilise VII.-VIII. yüzyılda yapılmıştır. Meryem Ana Evi’nin kutsal haç yeri ilan edilmesinden sonra buradaki Meryem Ana Evi’nin kalıntıları üzerine küçük bir şapel yapılmıştır. Eski yapı ile sonradan yapılan şapelin duvarlarının birbirinden ayrılması için her ikisi arasına kırmızı renkte boya ile bir çizgi çekilmiştir. İki tarafında nişler bulunan kemerli bir girişten sonra tonozlu bir sahanlığa gelinmektedir. Buradaki apsiste Hz. Meryem’in heykeli bulunmaktadır. Bu heykelin XIX. yüzyılda buraya konulduğu sanılmaktadır. Bunun önünde gri renkli taban mermerlerinden ayrılan bölümün ocak olduğu saptanmıştır. Nitekim burada yapılan kazılarda MS. I. yüzyıla tarihlendirilen ev temellerinin kalıntıları ile kömür parçaları bulunmuştur. Bu bölümün güneyindeki küçük odanın doğusunda bir niş bulunmaktadır. Bu odada Müslümanlar tarafından namaz kılınmaktadır. Duvarlarında Kuran’da ismi geçen Meryem Ana ile ilgili surelere yer verilmiştir. Bazı araştırmacılar tarafından bu odanın Meryem Ana’ya ait yatak odası olduğu iddia edilmiştir.

             Bu şapeli Papa VI.Paulus 1967’de Papa II.Johannes Paulus 1979’da ziyaret etmişlerdir. 


             İSA BEY CAMİSİ

             İzmir ili Selçuk ilçesinde, Ayasuluk Kalesi ile St. John Kilisesi’nin bulunduğu tepenin batı yamacında olan bu cami, kapı üzerindeki kitabesinden öğrenildiğine göre h.776 (1375) tarihinde Aydınoğlu İsa Bey tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Ali Bin Müşeymeş ed-Dımışki’dir. Aydınoğlu İsa Bey’in vakfiyesi günümüze gelemediğinden bu cami ile ilgili bilgiler eski gezginlerin yazdıklarından öğrenilmektedir. Evliya Çelebi bu yapıdan söz ederken kitabesini de kaydetmiştir.

             Kitabe:
“Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla bu mübarek caminin inşa edilmesini büyük sultan, Millet fertlerinin maliki, İslam’ın ve Müslümanların sultanı, Devletin, dinin ve dünyanın medarı iftiharı Aydınoğlu Mehmet oğlu İsa emretti. Tanrı mülkünü ebedi kılsın. Ali İbni Dımışki yaptı ve bunu Şevval ayının 9'unda ve 776 (1375) senesinde yazdı”.

            Cami Selçuk’un (Ayasuluk) Osmanlı yönetimine girmesinden sonra önemini yitirmiş ve cami de kendi haline terk edilmiştir. Zamanla harap olan bu yapı XIX. yüzyılın sonlarında çok bakımsız duruma gelmiştir. XIX. yüzyılın sonlarında bir süre kervansaray olarak kullanılmış, bu sırada da yapıda bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. Örneğin; güney duvarındaki mihrap sökülmüş ve yerine bir kapı açılmıştır. XIX. yüzyılın sonlarında kırılan, parçalanan mihrabın üst kısmı İzmir Kestanepazarı Camisi’ne götürülmüş ve oradaki mihrabın üzerine yerleştirilmiştir. Mihrap üzerindeki kitabe frizi de yine İzmir’e götürülmüştür. Ayrıca kuzey ve doğu yönlerindeki kapılardan kitabeler başta olmak üzere mimari parçaları da yerlerinden sökülmüştür. Bu kapıların kitabelerin XIX. yüzyılın sonlarında İzmir’e götürüldüğü kaynaklardan öğrenilmektedir. Yalnızca doğu kapısındaki kitabe Çorapkapı Camisi’nin mihrabı üzerine, kuzey kapısı üzerindeki kitabe de Kestanepazarı Camisi’nin son cemaat yerindeki pencere üzerine yerleştirilmiştir.

             İsa Bey Camisi Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün Efes’te yaptığı kazı çalışmaları sırasında G.Niemann 1895’te bu yapıyı da incelemiş ve küçük çapta da olsa düzenleme çalışmaları yapılmıştır. Sonraki yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı ve İzmir Vakıflar Müdürlüğü 1934 yılında ortaklaşa bir restorasyon çalışması yapmıştır. 1988 yılında ise Vakıflar Genel Müdürlüğü yapıyı bir kez daha restore etmiş ve düzenlemiştir.

              Yapının bulunduğu alanın bir yamaçta olması, kuzey ve doğu cephelerini büyük ölçüde etkilemiştir. Bu nedenle de kuzey ve doğu cephelerinde çok az sayıda pencere açılmıştır. Ancak yapının anıtsal görünümü düz bir arazide bulunan güney ve batı cephelerinde açıkça görülmektedir. Batı cephesinde diğer cephelerdeki kesme taş, kireç taşı ve devşirme malzeme uygulanmamış, bütün yüzey düzgün devşirme bloklarla kaplanmıştır. Bezeme yönünden de bu cephe diğerlerinden daha farklı görünümdedir.

               Cami enine gelişen iki nefli bir ibadet mekânı ile buna kuzey yönünde eklenen revaklı bir avludan meydana gelmiştir. Batı cephesinde cami ile avlu duvarlarının birleştiği noktada anıtsal bir giriş kapısı bulunmaktadır. Kapının iki yanında, zemin kısmında sıra halinde nişler görülmektedir. Günümüzde camekânla kapatılan bu nişlerin aslında aptes alma muslukları olarak kullanıldıkları sanılmaktadır. Bu nişlerin üzerinde bulunan pencereler iki sıra halinde tüm cepheyi kaplamaktadır. Böylece yapıya, alt sırada nişler, üst sırada da pencerelerle cephe üçlü bir görünüm verilmiştir. Buradan iki yandaki merdivenlerle çıkılan mermerden bir taç kapı yer almaktadır. Bunun üzerine de günümüzde şerefeden yukarısı yıkılmış olan minare yerleştirilmiştir. Doğu kapısının üzerinde de bu minarenin bir benzerine yer verilmiştir. Ancak bu minare günümüze ulaşamamış, XVII. Yüzyıldaki gravürlerde de görülmemektedir.

            Giriş kapısından dikdörtgen planlı, ortasında sekizgen bir havuz olan avluya girilmektedir. Avlunun üç yönden revakla kuşatıldığı günümüze gelebilen izlerden anlaşılmaktadır. Antik yapılardan buraya getirilmiş 12 sütun bu bölümün revaklarla kuşatıldığının kanıtıdır. Geniş kemerlerle birbirine bağlanan bu sütunlar ve duvarlardaki konsollar, tuğla kemer izleri, revaklarının üzerinin örtülü olduğunu da göstermektedir.

            Caminin ibadet mekânı 18.00x48.00 m. ölçüsünde dikdörtgen planlı olup, ortasındaki sekizer metre aralıklarla dizilmiş dört granit sütunla iki eşit sahna ayrılmıştır. Bunlar mihrap yönünde dik bir sahınla (transept) kesilmiş ve ortaya çıkan birbirine eşit iki mekân yan yana 9.00 m. çapında yüksek kasnaklı birer kubbe ile örtülmüştür. Sekizgen kasnaklı olan bu kubbelerden birincisine Türk üçgenleri ile diğerine de pandantiflerle geçilmiştir. Buradaki büyük sütunların antik limanın yanındaki hamamdan getirildiği sanılmaktadır. Bu kubbelerin dışında kalan bölümler çift meyilli çatılarla örtülmüştür.

            İsa Bey Camisi Aydınoğulları dönemini yansıtan mimarisinin yanı sıra bezemeleri ile de dikkati çekmektedir. Batı cephesindeki pencere ve giriş kapısı üzerinde zengin ve renkli taş bezemelerle karşılaşılmaktadır. Ayrıca pencerelerde geçme örnekleri ile düğümlü geçmeler birlikte kullanılmıştır. İbadet mekânında mihrap önü kubbesi mozaik çini tekniğinde yapılmış pandantifleri firuze, kahverengi ve koyu mavi renkte çinilerle kaplanmıştır. Bu çinilerin arasına tuğlaların yardımı ile altı köşeli yıldızlar ve altıgenlerden meydana gelen geometrik bir bezeme meydana getirilmiştir.


            AYASULUK KALESİ

            İzmir ili Selçuk ilçesinde St. Jean Bazilikası ve İsa Bey Camisi’nin bulunduğu Ayasuluk Tepesi’nde bulunan kale VII.-VIII. yüzyıllarda Arap akınlarının yörede etkili olması üzerine Bizanslılar zamanında yapılmış ve şehir koruma altına alınmıştır. Bu nedenle de St.Jean Kilisesi’nin bulunduğu alanın çevresi 20 kule ve onları birbirine bağlayan surlarla çevrilmiştir. Selçuklular ve Osmanlılar da bu kaleyi onarmış ve daha güçlendirerek kullanmışlardır.

            Kesme taş ve moloz taştan yapılan kale ve surların Ephesos antik kentine yönelik bir de görkemli bir kapısı bulunmaktadır. Bu kapıdan içerisine girilen kilisenin duvarlarında ise Troia kahramanlarından Achileus’un yaşamı ile ilgili bir friz bulunuyordu ki bu friz günümüzde Abbey Galeri’sinde bulunmaktadır. Kapıdan sonraki Atrium 34.70x47.00 m. ölçüsünde olup, arazi konumu buradaki duvarların yükseltilmesi ile giderilmiştir.

            Kalenin anıtsal giriş kapısı dışında biri güneyde, diğeri de batıda olmak üzere iki giriş kapısı daha bulunuyordu. Kalenin ana giriş kapısı yöredeki Roma yapılarından alınmış taşlarla yapılmıştır. Surlar on beş burçla sağlamlaştırılmış olup, günümüzde büyük bir bölümü restore edilmiştir.

                                                                             Kenthaber Kültür Kurulu

     

  GÜNCEL

  Duyurular 

  Irak işgali 5. yılında

 söyleşi - kıyı  dergisi

 1MAYIS...Sivil darbe

 Süleyman Üstün anma

 Jalbumtsanat  yeni